Yitirilenler
Selma Ayerdem
Ne günlere kaldık diye düşünmekten kendimi alamıyorum kimi zaman. Yaşım bu tarz cümleler kurmak için yeterince fazla değil ama sanırım hızla değişen dünyada, bazı değerler daha çabuk aşınıyor ve yıpranıyor. Her şeyin sahtesi, samimiyetsizi, yalancısı ile karşı karşıya olduğumuz modern hayatta şimdi bir de cenazelerde sahte olarak ağlayanların ve bu işi meslek edinerek, bundan para kazananların türediğini okudum gazetede. Bir insan olarak, türdaşlarımın düştüğü bu trajikomik durumun haberini okuduğumda içimi bir umutsuzluk kapladı. "Parayı verir her şeyi satın alırım, hatta cenazemde ağlayacak adamı bile" çılgınlığına ve akıldışılığına itibar edebilen bu zihniyetlere şaşırma ve acıma duyguları arasında gittim geldim bir süre. Haberde şöyle yazıyordu: Bir kişi, bir gün, bir caminin içine girdiğinde, tabutun başında hüngür hüngür ağlayan bir gençle karşılaşmış. Yanına gidip "Çok mu yakınındı?" diye sormuş. Gençten gelen cevap, "Hiç tanımazdım." olmuş. Çünkü o, cenazede para karşılığı ağlıyormuş. Bu kişi, genç adama, "Senin gibi kaç kişi var?" diye sorunca "Çok…" cevabını alınca, hepsini toplayıp dernek kurmuş. Şimdi 300 kişilermiş. Ekibi bir saat camide, bir saat evde ağlıyormuş. "Müşterilerimiz ömründe kimseye zırnık koklatmamış, sevilmeyen insanlar. Öldüğü zaman hanımı makyajı bozulmasın diye ağlayamıyor, miras da kalmış, bizi tutuyor." diyormuş bu kişi.
Alanın memnun satanın memnun olduğu bir alışverişte üçüncü kişilere fazla yorum yapma hakkı kalmıyor. Ayrıca bu durumun kime ne zararı var diye düşünenler de olabilir. Oysa ki ben, yitirilen değerlere, yitirilen doğallığa ve saf duygulara, samimi dostlukların yok oluşuna üzülüyorum. İnsanlığın geri dönüşü olmayan bir sentetik ve sahte hayat koridoruna doğru sürükleniyor olduğunu düşünüyorum. İnsanların hiç olmadığı kadar birbirinden uzak ve birbirine yabancı olduğunu gözlemliyorum. Çok mu karamsarım bilmiyorum. Belki de insanlık binlerce yıldan beri hep böyleydi. İyiler-kötüler, duyarlılar-duyarsızlar, vicdanlılar-vicdansızlar, merhametliler-merhametsizler her zaman vardı ama bu denge kötüden yana artıyor mu son zamanlarda ne dersiniz? Yoksa ben fazla mı karamsarım, yoksa durum sadece bana mı fazlasıyla umutsuz geliyor?
Bu haberden bir kaç gün önce yine gazetede Orhan Pamuk'un yabancı bir gazete için kaleme aldığı "Görünüşün kokusu gerçeği saklıyorsa" başlıklı yazısı ile ilgili bir haberi okumuştum. Pamuk, bir fırından aldığı tarçınlı çöreğin dışarı çıkar çıkmaz kokusunu kaybettiğini anlatırken, arkadaşlarından fırınlara tarçın kokulu sprey sıktıklarını öğrendiğini anlatıyordu bu yazısında. İnsan ilişkilerinin aldatıcı ve yapay yönlerini ortaya koyduğu bu yazısında Pamuk'a göre New York'ta insan ilişkileri de tarçınlı çörek kokusu gibi sahte imiş. Sadece New York'ta değil İstanbul'da da hatta belki dünyanın tüm metropollerinde de bu durum böyle diye eklemek istiyorum. Evet sahteyiz, evet uzağız, evet yabancıyız. Masumiyeti ve saflığı yitiriyoruz. Hızla yükselen bu parametrelerin uzağında kalan ve onları kabul etmek istemeyen insanları öfkeli, sert, asosyal, farklı diye damgalıyoruz.
İnsan ilişkilerine paranoyak, kuşkucu ve insanların özde iyi olmadığı varsayımı ile yaklaşmak istemiyorum ama gün geçtikçe yaşadığım olaylar ve gazetelerde okuduğum haberler bu varsayımımı güçlendiriyor. Duyguların paranın esiri olduğu, bir samimi söz, bir yapmacıksız gülüş ya da ağlayışın, içten bir dost sohbetinin az bulunduğu ve özleminin çekildiği bir çağda yaşıyoruz.. Bütün bunları kaybettikten sonra var olmanın, insan olmanın, yaratılmışların en yücesi olmanın ne anlamı kalıyor? Ahlâk nerede, erdem nerede, insanı insan yapan değerler nerede diye sormaktan geri duramıyorum. Bu noktada Ayn Rand'dan bir alıntı yapmak istiyorum. Ayn Rand "Sevmek değer vermektir. Sadece akılcı ve bencil, kendine saygısı olan bir kişi sevebilir; çünkü o sağlam, tutarlı, tavizsiz, ihanet edilmemiş değerlere sahip olan tek kişidir. Kendisine değer vermeyen bir kişi hiçbir şeye veya hiçbir kimseye değer veremez." der. Tabii Ayn Rand'ın burada sözünü ettiği bencillik kavramını tam anlamıyla anlamak için "Bencilliğin Erdemi" adlı kitabını baştan sona okumak ve anlamak gerekir. Bu kısma şimdilik değinmeden sadece "kendisine değer vermeyen bir kişinin hiçbir şeye veya hiçbir kimseye değer veremeyeceği" düşüncesine biraz değinmek istiyorum. Bu düşünceyi sonuna kadar doğru buluyorum ve insanın önce öz-saygıyı keşfetmeden ve kavramadan, her insanın biricikliğini, potansiyelini, iyiye, doğruya ve güzele yönelebilme iradesini takdir etmeden ve önce kendisini sevmeyi başaramadan hiç kimseyi gerçekten sevebileceğine inanmıyorum. Yalnız burada önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Kendini sevmek, kendini beğenmiş olmaktan çok farklı bir durumdur ve gerçek bir çaba ve derin bir sezgi gerektirir. Kendini beğenmiş olmak çok kolay ve değersiz bir durum bence ve çevremiz de zaten kendini beğenen insandan geçilmiyor diye düşünüyorum.
Oysa kendini seven insan alçakgönüllüdür, sürekli savunma ve saldırı hâlinde değildir, açık ve dürüsttür ve bunu karşısındaki kişiye de hissettirir. Kendisi de pekâlâ kendini beğenmek, kötü olanı seçmek, kırıcı ve uzak olmak gibi seçeneklere sahipken zayıf, bağımlı ve zekâsı düşük bir insan değilken, yani bunları zorunlu olarak seçmek zorunda olduğu durumlar da mevcut değilken alçakgönüllü ve iyi niyetli olmayı sadece bir seçim olarak, iradi bir karar olarak tercih ediyorsa işte o insan gerçekten kendini seviyordur. Ve böyle bir insan bence çevresinde bu bilinçte olan insanlarla gerçekten derin, sevgi ve saygıya dayalı ilişkiler kurabilecektir. Ya da üzücü bir durum olarak, böyle insanlar bulamayıp yalnız kalacaktır. Ama önemli olan nokta şudur bence: sadece cenazemde ağlasın diye para ile adam tutmaktansa ebedi yolculuğuma uğurlanırken beni gerçekten seven ve anlayan bir iki dostumun orada olması beni daha fazla mutlu edecektir (tabii o an bunu hissedebilme şansım olursa). Etrafımda bir sürü sahte insan olacağına yalnız kalmak beni daha fazla mutlu edecektir. İnsanı sadece insan olduğu için, sadece güzel bir yüreğe ve ahlâklı bir zihne sahip olduğu için seven ve saygı duyan ve bunu da karşısındakine hissettiren bir iki kişinin yanımda olması yetecektir. Ne para, ne mevki, ne güç, ne çıkar uğruna kimseyi yanımda istemiyorum. Modern hayat içinde elde edilmesi ne kadar da zor bir istek bu, değil mi? Kimin vakti var ki böyle şeyleri düşünmeye. İyi şiiri ve iyi şairleri bu yüzden çok severim. Ve bazen dünyada herkes şair olsa dünya ne güzel bir yer olurdu diye düşünürüm. Çünkü onlar bu değer erozyonunu en derinden hissedenlerdir bence. Bana her okuduğumda hissettirdikleriyle, yitirdiklerimizi çok derinden bir kere daha hatırlatan dizelerle bitirmek istiyorum yazımı.
"Çoklarından düşüyor da bunca/Görmüyor gelip geçenler/Eğilip alıyorum/
Solgun bir gül oluyor dokununca"


