menü


Özlem

Ahmet Yılmaz

Anam sabahları bir sahan çorba oturttururdu sofranın ortasına… Yanında bir lenger fırın kuru… Çoluk çocuk çevirirdik sofrayı… Kaşık sesleri birbirine karışır, sahanın dibini sünnetlemek için herkes birbiriyle yarışırdı. Ne sahanda bulaşık, ne sofrada bir ekmek kırıntısı kalırdı.

Ekmeklerin yanıkları kurt korkusu çekmeyecek yiğitler içindi. Sofra toplanır, bir sahandan ve kaşıklardan müteşekkil bulaşık, birkaç bardak suyla yıkanır, su, ya köpeğin yalına ya tavukların suluğuna boşaltılırdı.

Sofra bezini renginden tanırdı tavuklar… Allı güllü bez sallanmaya başladı mı uçuşarak gelirlerdi kırıntıları toplamaya...

Yiyeceğin zerresi zayi edilmezdi. En küçük parçalar karıncalar için bırakılırdı boşluğa…

Ayda yılda bir mektup gelirdi evimize… Ne sevinç ne sevinç… Okumanın zevki çıkarılırdı doya doya… Okuma bilenler hece hece heceler… Anneler, eşler bir mektupla kaç geceler gecelerlerdi…

Bir kitap ya olur ya olmazdı evlerde… Ne kadar kıymetliydi o kitaplar… Baş hizasının üzerinde idi makamları… Kolay kolay kimseler el süremezdi o mevkiye… Bazen lüks olarak bir kitap daha yer bulurdu rafın en başköşesinde… Bu kitap bazen "Allah'ın Aslanı" olurdu bazen "Köroğlu…"

Zülfikar bizi beklerdi alalım diye… Köroğlu'nun kırık sazı mahzun mahzun bakardı çalalım diye…

Güneşin üzerimize doğduğu nadirdi… Boş durmak nedir bilmezdik… Bir işi bitirince başka bir işe sarılırdık hepimiz… Avarelik, ayıp sayılırdı herkesçe… "Senin işin gücün yok mu?" derlerdi konu komşu…" Yok ise zamanı değerlendireceğimiz bir öneride bulunurlardı dostça…

Topluca yaptığımız işler ne keyifli geçerdi… Harman sonu tarlaların taşları toplanırdı topluca… Orak zamanı ekinler biçilirdi. Koyunlar derelerde yıkanırdı topluca… Ayrılanların yuvaları da topluca yapılırdı. Bayramlar, düğünler, cenazeler de topluca… Sevinçler arttıkça artar… Üzüntüler azaldıkça azalır… Heyecanlar taşardı gönüllerden topluca…

Düğünlerde oynamak gibi bir görevi vardı konu komşunun… Cenazelerde de ağlamak… Taziyeye gelen misafirleri doyurmak… Komşusunun düğününe gelenleri misafir etmek komşuluk göreviydi herkesin…

Yabancı yoktu; "Tanrı misafiri" vardı o zamanlar… Kimi gelin bacımızdı kimi hacı anamız… Kimi dayı, kimi amca, kimisi de ağabey… Kimsesiz hiçbir kimse yoktu bizim toplumda… Herkesin namusu, onuru başlara taçtı…

Kimse komşunun tavuğuna kış demezdi. "Hak" denen bir şey vardı o zamanlar… Kapılarda kilide, bahçelerde çite hacet yoktu.

Komşular göz hakkını, burun hakkını, kulak hakkını gözetirlerdi.

Kan kırmızı kirazlar kimin gözüne çarpmışsa hakkı olurdu onun da... Dutlar silkelenirken fark edenlere tabak tabak gönderilirdi parmak dutlardan... Kokulu yemek pişirilirse ikramlar edilirdi konu komşuya…

Yaylalarda sürüler birbirine karıştırılırdı özgürce… Köpekler bile bozmazdı dostlukları boğuşarak…

Otlar diz boyu olurdu kırlarda… Sürü sürü davarlar tüketemezdi yayılmayla… Ne karlar yağardı! İnsan boyu! Toprak damlı evler, ağıllar, ahırlar kaybolurdu beyazlığın altında… Ne yağmurlar boşanırdı gökyüzünden! Çağıl çağıl çağıl çağıldardı dereler… Çayır çiçek karışırdı birbirine… Güneş bile bir başka gülümserdi bulutların ardından. Yıldırımlar, şimşekler tembelleri uyarırdı işlerini kara, kışa bırakmasınlar diye.

Rüzgâr tatlı tatlı eserdi harmanlarda… Kimi harmanını savurur kimi bulgurunu yele verirdi seherlerde… Babam dağları devirir, anam toprağı elek elek elerdi o zamanlar… Biz başka bir âlemde yaşardık.

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Eylül Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tiklayiniz»


son sayı



ziyaretçi sayısı



ferfir