menü


Meczup Mustafa

Yılmaz Yılmaz

I

Sustu…

Uzun uzun sustu…

Uzun uzun susulur mu, susulur.

Nefesini içten kopardı, dilinden süzerek ağzının ucuna verdi. Ağzından nefes verilir mi?

"Hu" diye bir nefes saldı boşluğa…

Kubbenin yanına çömelmiş elindeki çubuk ile toprağı eşeleyen Meczup Mustafa'nın yanına vardı.

Meczup, geldiğini sanki hiç görmemiş gibi toprağı karıştırmaya devam etti.

Ne yapsa, ne yapmalı şimdi?

Az ötede Cacabey Çay Ocağı… İnceden bir ney sesi duyuluyor. Ağaçların altına yerleştirilmiş sekiz on küçük tabure, masalar… Ve dem tutan yâran sohbeti… Meczup Mustafa hiç oralı bile olmuyor geldiğini gördüğü hâlde. Eskiden olsa selam verir sonra da başını önüne eğer yoluna devam ederdi dalgın dalgın. Garipti vesselam. Caminin yeşil bahçesinin bitimindeki çöp kutusundan geliyor olsa gerek şu sinekler. Demek ki çöp boşaltılmamış. Hayret! Meczup Mustafa bu işi kimseye bırakmaz, her daim kendisi yapardı. Akıllı meczup…

Cacabey, yolun bir buçuk iki metre aşağısında yani çukurda bir camidir. Yoldan aşağıya, camiye inen merdivenlerin sıvası kuruyalı üç gün olmuş. Yeni merdiven daha iyi olmuş. Eski merdivenler tahtadandı. Meczup Mustafa elindeki çubuğu asa gibi dikti toprağa ve dayanarak kalktı ayağa. Usulca merdivenlerden çıkarak kendini Kırşehir'in bu ara yoluna vurdu. Kim bilir yine nereye gidecekti, hangi kapıyı çalacaktı ve hangi esnaflardan dua isteyecekti?

"Efendibaba işin rast gelsin, kazancın bereketli olsun…"

"Sağ ol Mustafa, Allah razı olsun."

Her gördüğüne öyle derdi hiç değiştirmeden lafını: efendibaba…

"Bugün senin bahtına üç ayetel kürsi ile bir fatihayı şerife düştü, itmam eyle rızayı hak için."

Bazı demler dili çözülür Mustafa'nın, konuşur da konuşur. Ama sıkılma nedir bilmez onu dinleyen. Dediklerine kulak verip "Deli saçması bunlar." diyen çıktığı gibi "Yitik hikmet bunlar" diyen de az çıkmamıştır.

İşte dilinin çözüldüğü bir demde Mustafa bu "himmet" dediği, bazen de "çuval" dediği Ayetel kürsi ve Fatihayı şerife okumalarının sırrını faş etmişti utanarak:

"Himmet ehli, Allah dostları rızık bırakırmış gizlice kapı önlerine. Hak'tan geleni Hak için ihtiyaç ehline verirlermiş. Rızık dağıtımı bugün bize tevdi edilmiştir, fakat biz maddi rızık değil manevi rızık çuvalını bırakmaktayız dükkân önlerine…"

"Ama sen gizlice yapmıyorsun bu işi?"

Durur, düşünür… Uzun uzun susar… Uzun uzun susulur mu, susulur.

"Ulan biz ehl-i himmet Allah dostu muyuz ki gizlice yapalım rezil!"

Çokça olmasa da arada bozardı böyle ağzını. Sonra da kızar çeker giderdi.

"Hem elin kızı-kızanı her tarafını göstererek geziyor çarşıda da bana mı gizlice iş yapmadığım için kızıyorsun yezit?"

Daha neler neler…

Meczup işte… Argoyu galiz hezeliyata düşürmez hiç. Budur bütün kızdığı. Meczup Mustafa derdi ona esnaf, çoğu "meczup" sözcüğünü alışkanlık peyda ettiği için kullanırdı. Yaz kış elinden bırakmadığı değneği ile gezer dururdu. Değnek onun "asası" gibiydi.

"Her Musa'nın bir asası, her asanın bir Musa'sı olmak lazım gelir. Asasız Musa yarımdır, Musasız asanın yarım olması gibi."

Nerden bulurdu bu lafları! Cacabey Camii'nin genç müezzini Kâmil, "avazeyi Davud gibi cihana sal"arak insanları namaza çağırıyordu. Az önce çıktığı merdivenlerin yanında bitmişti Meczup. Nefes nefese kalmıştı, koşarak caminin önünden geçen yolu geçmişti. Çay içenler ezan sesiyle beraber toparlanmaya başladı. Kimi çoktan kalkmış şadırvandaki yerini almıştı. Kimi de abdestli olduğundan olsa gerek ezanın sonlarına doğru kalkıyor çay masasından. Meczup; olanı biteni izliyor yukarıdan, merdivenin başından. Ney sesi kesiliyor. Çay ocağının çırağı, ağaçların dibine yerleştirdiği masalardan birinin tozunu, kirini alıyor. Sabah alınan simitler öğle vaktinden önce tükendiği için simit camekânının içi boş. Diğer çırak, camekânın içindeki simit kırıntılarını ve susamları eline geldiği kadarıyla alıp külah şeklinde kıvırdığı gazete kâğıdının içine döküyor. Her gün aksatmadan yapıyor bunu. Kırıntılar ve susam, kuşların ve Meczup Mustafa'nın. Her defasında kırıntılardan çok susamla ilgileniyor Mustafa. Müezzin Kamil bir gün simit almıştı Meczup için. Meczup, Kâmil'in uzattığı simide uzun uzun baktı ama onu almadı. Kimseden pek bir şey almıyordu Mustafa. Namaza durmak üzere olan cemaate yetişmek için koşa koşa gelenler vardı. Söyleniyordu, merdivenin başında Mustafa.

"Koşmayın, itidal üzre olun." Mustafa'yı işiten yok, koşan yine koşuyordu. Çırağın kendisine baktığını görünce merdivenlerden ağır aksak inmeye başladı. Çırak bir şey demedi. Külahı masalardan birinin üstüne bırakmıştı. Kirli ellerini pantolonunun ceplerinde gezindirdi. Paraydı aradığı. Çırak "para istemez" demedi, biliyordu çünkü Mustafa'nın parasız çay içmediğini. Elindeki demir paralardan birini uzattı çırağa. Tam yedi şeker attı yine çayına. Karıştırdı, karıştırdı. Çay kaşığını daldırıp çıkardı. Kepçeyle alır gibi çay aldı kaşığına, dört beş parmak kadar kaldırdı çayın üstünden kaşığı. Azar azar döktü kaşıktaki çayı bardağa. Kaşıktaki çay parça parça döküldükçe geniş bir gülümseme kaplıyordu suratını. Küçük pıtırtılarla dökülüyordu çay. Her çay damlası bardağa kavuştuğunda Mustafa'yı tarifi imkânsız bir rahatlama alıyordu. Dişleri görünene kadar gülümsüyordu. Kirli, sarı ile kahverengi karışımı bir rengi vardı dişlerinin. Bir yudum içti çayından ve ardından biraz susam. İşte böyleydi. Her öğle vakti Mustafa bir bardak çay ile beraber susam yerdi, nadiren de simit alırdı kendine. Parası olunca tabii.

"Her ruh bir parçadır aslında. Tıpkı şu içtiğim çayın parçaları gibi. Bak nasıl da sevinçle düşüyor her damla bardağa. Ya ayrı kalınca, tek başına olunca nasıl da soğuk ve tatsız… Varlığının buraya ait olmadığını biliyor ruh. Biliyor da gözünü semaya dikiyor işte. Feryadını ne sen duyarsın ne ben."

Çay ocağının her gediklisi alışıktı Mustafa'nın bu sözlerine. Duyarlardı ama aklı ermezler anlam veremezdi onun sözlerine. Çoğu yaşlı amcadan oluşan cami cemaatinin onu anlaması da imkânsızdı zaten. Anlayan vardı ama saysak sekiz on kişiyi geçmezdi. Ney sesi yayılıyor camiden çıkan cemaatin üstüne. Her birini kucaklayıveriyor bu uhrevi ses.

II

İsmail Hoca çantasına attığı kitapların ne olduğunu unutmuş gibi yeniden açtı çantasının ağzını. Eline aldığı kitabın sayfaları arasında gezindi parmakları. Bir sayfada durdu bu işleyen parmaklar. Çantasını masanın üzerine koydu yeniden. Biraz önce gitmek için hazırlanan İsmail Hoca şimdi yeniden masasında bulmuştu kendini. Tecrübeli parmak uçlarıyla takip ediyordu satırları, aradığı cümle nerdeydi, buralarda olması gerekiyordu. Daha dün gece, evde okumuştu bu kitabı satır satır. Sonunda aradığı cümleyi bulan parmaklar rahatladı. Kalemle çizdi bulduğu cümlenin altını. Tekrar kitabı çantasına koydu, çantayı omzuna astı, kapısını çekti, kilitledi ve boş koridordan merdivenlere doğru yürümeye başladı. Kimsecikler yoktu. Fakültenin idari katı pazarları genelde böyle sessiz olurdu zaten.

Cacabey Çay Ocağı'na varana değin birkaç kitapçıya girdi, kitapları karıştırdı. "Yeni gelen kitap var mı?" diye sordu ve varsa inceledi. Bu kitapçılar da istediği kitapları bir türlü getirmiyordu. Neden? Kitap satılmıyordu, ellerinde kalabilirdi, bu da zarar etmek demekti. Oysa bir kitabevinde istediği kitapları bulamamış olmak o günü eksik yaşamak gibi bir şeydi. Zaten istediği bir kitap varsa da geç geliyordu. Dostları, arkadaşları da olmasa hepten kitaba hasret kalacaktı.

Cacabey Çay Ocağı'na varmak üzereyken ezan sesi kapladı caminin önündeki küçük parkı. İnsanlar alelacele yetişmeye çalışıyordu camiye. Abdesti var mıydı, yoktu. "Sonra kılayım."

Kamil yine o güzel sesiyle okuyordu ezanı. Durdu ve dinledi ezanı. Ezan bitince yürümeye başladı yine. Camiden yukarı yola çıkan merdivenlerin başında duran Meczup Mustafa'yı gördü. Mustafa nereyi izliyordu, neyi izliyordu pek bakmadı. Boş masalardan birine oturdu. Çırak, gelenin kim olduğunu bildiğinden çayını hazırlamaya başlamıştı bile. Çantasını taburelerden birine koydu. Meczup, merdivenlerden inmiş, çırağın masaya bıraktığı susam külahını eline almıştı. İsmail Hoca'nın iki üç metre önündeki masalardan birine oturdu. Sırtı dönüktü İsmail Hoca'ya. Mustafa'nın, çayıyla oynamaya başladığını biliyordu İsmail Hoca, adını bildiği gibi.

III

Aslında her meczup onun gibi olsaydı insanın akıllı olmaya ihtiyacı kalmayacaktı. İşte her balık zevkinde dile-damağa saplanan kılçık gibi acı bir tarafı, acıdan ziyade tedbirli olmayı gerektiren tarafı vardı balık yemenin. Mustafa gibi bir meczup olmanın da kılçığı buradaydı. Yani söylediği çoğu sözü çözmek için, "adamım" diyen kişinin üç beş saat düşünmesi gerekirdi. Çaycının çırağı çoğu zaman ne dediğini anlamazdı zaten, anladığı ise "çay… uyuyorsunuz…" gibi her duyanın anlayacağı türden sözlerdi.

Her yerin bir meczubu vardır. Her meczubun kendine göre bir huyu vardır. Meczup çeşit çeşit... Mustafa'nın nasıl bir meczup olduğu da -daha doğrusu meczup olup olmadığı da- muamma…

Yaşı derseniz elli, bilemedin elli beş vardır. Uzuna yakın boyu, hafif çıkmış kamburu, çıkık elmacık kemikli yüzü, kavisli bir burun, uzunca, karışmış saçı, sis değmiş gibi bulanık gözleri… Büyük ve nasırlı elleri… Yaz kış giydiği eski bir paltosu, paltosunun altında da dünyası vardı. Acayip şeylerle raptettiği iç ceplerinin her birinde ayrı bir dünya daha vardı. Bir defasında telaşlı biraz da korkmuş bir şekilde paltosunun ceplerini karıştırdığını görmüştü İsmail Hoca.

- Hayırdır inşallah Mustafa. Ne kaybettin de arıyorsun?
- Ne vardı da kaybettim. Kaybetmeden aranır mı efendibaba?
- E, o zaman niye aranırsın?
- Paltomun cebinde duruyordu ama şimdi yok işte, gitmiş. Kaybolmuş.
- Neydi o giden, senden destur almadan seyr ü süluk eylemiş olmasın?
- Olmaz a efendibaba. Güneşim kaybolmuş, gitmiş.

İsmail Hoca, Meczup Mustafa'nın bu cevabı karşısında şaşırır. Yok, yok, bu öyle sıradan birisi değil. Ettiği laflar deli saçması hiç değil. Acayip… Kimdi bu Meczup? İşte unuttuğu soru tekrar düşmüştü zihnine. Her unuttuğunda hatırlamamak için çay ocağına dahi gelmeyi bırakan İsmail Hoca yine o kıvrandıran sorunun peşine düşmüştü. Kimdi bu derviş?

- Güneşi mi? Yalnız sen değilsin güneşini kaybeden Mustafa. Çoğumuz kaybettik… Ve arıyoruz, ama bulunacak gibi değil.
- Efendibaba bilirsin ki "aramakla bulunmaz."
- Öyle…

Susmuşlardı beraberce. Susarak ne çok şey anlatılacağını ondan öğrenmişti. Yaşı elli-elli beş işte. Mustafa gece nerde yatar? O da bilinmez. Bir defasında Cacabey Camii'nden yukarı giden yolda, durağın karşısındaki türbede yattığını duymuştu.

Mustafa öyle diğer deliler gibi elindeki değneği sallaya sallaya sokaklarda gezmez. İyi bir delidir o, meczuptur. Temizliğe de dikkat eder. Üstü başı kir pas içindedir; ama yerde bulduğu bir çöpü götürür çöp tenekesine atar, atmazsa rahat etmez. Onun geçtiği sokaklar temizdir bu yüzden. Hatta belediyenin temizlik işçileri Mustafa'nın hangi sokaklardan geçtiğini bu yolla anlar olmuştu. Sokak temizse illa ki Mustafa uğramıştır. Gece vakti kedinin, köpeğin dağıttığı çöpü toplamak da onun işidir. İş bellemiştir çöp toplamayı kendine. İşte cebindeki para da buradan gelmektedir. Bunu para için yapmadığı halde "ikramını" geri çevirmediği dedeler de vardır. Mustafa eline aldığı bir çöpü, çöp kovasına atmadıkça diken üstündedir. Çöp kovasını bulana değin gezinir durur.

Mustafa'nın bir acayip huyu da vardır ki o da açık gördüğü sokak kapılarını, ev kapılarını, han hamam kapılarını sessizce kapatmasıdır. "Kapıları kapatmak" ona göre değildir, bu terkip yazanın halt etmesidir. Kapıları "sırlardı."

Ama bütün bu güzelliklerinin yanında ona "meczup" denilmesinin de bir sebebi vardır. Mustafa cesaret edip de kimse "deli" diyememiştir. Değneği her an kafanıza indirmek için hazırdır, deli derseniz eğer.

Neydi bu Mustafa'nın kusuru. İsmail Hoca onun bu kusurunu ilk defa yine Cacabey'de çay içerken fark etmişti. Çay ocağının kırk elli metre ilerisinde, parkın parke döşeli yolunda bir genç kız… Elinde cep telefonu… Biriyle konuşuyor, etrafından ya da tehlikeden habersiz. Neşeli neşeli bir şeyler anlatıyor onu dinleyene. Mustafa elindeki değneği arkasına gizleyerek usulca yaklaşıyor kıza. Uzaktan, onun kıza doğru usulca yaklaştığını gören İsmail Hocayı da bir telaş alıyor. Mustafa kıza iyice yaklaşıyor… Kızla Mustafa arasında bir metre var yok... Kıvrım kıvrım saçları olan kız birisinin ona yaklaştığını hissetmiş gibi hafifçe dönüyor arkasına ki…

"Pöööömmm."

Hepsi bu işte. Olanca güçlü bir ses tonu ile bağırıveriyor Mustafa kıza doğru: "Pöööömmmm."

İşi gücü kızları, kadınları böyle sinsice korkutmak. Adı da bazen Pöm Mustafa olarak anılır olmuş zaten. Gerek İsmail Hoca gerekse çarşı esnafı ve çay ocağı sakinleri Mustafa'nın bu, tek eğlencesinin farkında, büyükler konuşuyor, nasihat ediyor, "etme, eyleme." diyor ama nafile... Mustafa'nın deliliği burada yatıyor işte. Sessizce dinliyor sonra yine düşüyor başka bir kadının peşine. Bir gün gafil avlanmaktan korkuyor her biri. Her ne kadar sadece kadınlara "pöm" diye ünlese de meczup işte.

IV

İkindi ezanı çoktan okundu. Tatlı bir rüzgâr esiyor. İsmail Hoca kafasını kaldırıp ağaçların dallarına bakıyor. Her biri cezbeye tulumuş derviş misali sallanıyor. Gözlerini kapatıyor, dallar ve yapraklar uyum içerisinde çoğalttıkça çoğaltıyor hışırtılarını. İsmail Hoca'nın kulağını dolduruyor hışırtı sesleri. Sonra tüm bedenine yayılıyor sesler. Gittikçe çoğalıyor sesler. Yanındaki masadan gelen sesleri ayırt edemiyor.

Yaprakların hışırtısı neyin sesini bastırıyor. Ruhu birden kanatlanıyor. Şimdi yaprak oluyor. Herhangi bir ağacın her hangi bir dalında salınan her hangi bir yaprak... Aşağıya bakıyor.

Yanındaki masada bir adam öksürmeye başlayınca açıyor gözlerini. Çok kötü öksürüyor adam. Sigaradan olsa gerek. Mustafa'yı bugün hiç görmedi. Çay parasını bırakıyor masanın üstüne, okuduğu kitabı çantasına koyuyor. Fakültede dersi var. İsmail Hoca uzaklaşırken yan masadaki adamın öksürüğü dinmişti bile. Konuşuyorlardı.

-Dün akşam vakti işte…
-Eee?

Tekrar bir öksürük tutuyor. Öksürüğü geçince ağzını siliyor mendiliyle. Bir yudum daha alıyor çayından.

-Saat dokuz on civarı, kadının biri, şu apartman var ya, onun önünde kocasını bekliyormuş. Bizim Mustafa da kadını öyle tek başına görünce yaklaşmış. Sessizce tabii… Tam "pöm" derken kadının kocası çıkıyor apartmandan.
-Sonra?
-Sonrası malum işte. Adam da kadın da can havliyle sıçrayıveriyorlar. Adam karısını korumak için…

Rüzgâr hâlâ esiyor. Yapraklar hışırtıyla sallanıyor.

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Eylül Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tiklayiniz»


son sayı



ziyaretçi sayısı



ferfir