menü


Kuyuya Taş Atmak

Hüdayi Can

"Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı toplanmış çıkaramamış."
Atalar sözü

Bazen sorular cevap; bazen de cevaplar, yargı cümlesiymiş gibi görünen ifadeler sorudur aslında. Bazıları soru sorar, bazıları sorun ortaya koyar, bazıları da bir soru gibi yaşar hayatta. Bir bakıma soru olarak yaşamanın, sağa sola sorun olarak yaşamaktan daha iyi olduğunu söyleyebilirim.

Attila İlhan öldü ya, o gün Ahmet Selim güzel bir yazı yazdı. Benim hoşuma giden yanı, okumalarımızı ve sevdiğimiz yazarları tasnif ediş tarzı oldu. "Her okumamız istikamet kazanmak için olamaz." diyor, bazı okumalarımızın da bizi sarsması, düşünmeye sevk etmesi, sorgulaması gerektiği üzerinde duruyordu.

İşte tam da benim söylemek istediğim şeylerdi bunlar. Fakat sadece okur olarak değil, yazarken de… İlle de istikamet kazandırmak için mi yazmalı herkes. Bazılarımız da öylesine yazıyorsak ya da öğretmek yerine düşündürmeyi, hayal ettirmeyi, gülümsetmeyi, hüzünlendirmeyi hedeflemişsek kötü mü etmiş oluyoruz? Aslında belki de hiçbir şey hedeflemeden yazmak en iyisidir. Çünkü yazı, yazara yabancılaştı da yaydan çıktı mı bir kere kendi hedefini bulur nasıl olsa. Belki batıldır belki doğru, ben eskiden beri şuna inanırım. Ne ki yazılmıştır, muhatabını ve/veya layığını bulur mutlaka. Yazılan bir mektupsa ve yazıldıktan sonra buruşturulup atılmışsa bile. Ya da insafsız bir postacı çamurlu sokaklarda gezmeyi göze alamayıp sapa adresinden dolayı o mektupla ısınmayı yeğlediyse bile. Hele bu yazdıkların basılı bir metin haline geldiyse… İstesen de yok edemezsin onu tarihin dikkatinden. Bir gün arkadaşlardan biri "Bir fotoğraf çektirelim, torunlarımız yüzümüzü unutmasın."gibi bir laf etmişti de başka bir arkadaş hiç unutamadığım şu cevabı vermişti. "O eskidenmiş birader, şimdi milyon dolarlar harcasan görüntünü yok edemezsin."

Bazen yapılanları aslı bir nokta olan ilmi açıklaya açıklaya çoğaltmak, içinden çıkılmaz hale getirmek gibi gördüğüm de oluyor. Yani ben yazacaksam, şunu bunu açıklamak için mi yazacağım. Kim demiş, ne demiş mi benim işim? Âlimlerin işi açıklamak... Araştırmacılar araştırsın. Ben keyif ehliyim. Zora gelemem öncelikle. Sonra bir de okur anlamazmış. Buna da söyleyeceklerim var. Bir: Benim okurum anlar. Onu küçümsemek kimin haddine? İki: Anlamazsa da ne yapayım kardeşim, o anlamıyor da sanki ben anlayarak mı yazıyorum her şeyi, her cümlemi düşünerek mi kuruyorum. Anladığı kadar artık. Nasip meselesi bu. İsterse anlar. İstemezse kendi bilir, anladığı şeyleri okusun nazlı okuyucu.

Bazen de biri kuyuya bir taş mı atmış diye ha bire kuyu diplerinden taş çıkarmaya çalışıyoruz diye düşünüyorum. Ben kuyudan taş çıkarmaya çalışmaktansa kuyuya taş atmayı tercih ederim oysa. İsterim ki, söylediğim cümleler bir taş olup düşsün kuyu diplerine. Akıllılar çıkaracağız diye didinip dursunlar. Yani biri kuyuya bir taş atmış. Kim görmüş atarken? Belki bir buzdu o attığı, eridi gitti. Belki kesekti duvarlara çarpıp ufalandı. Bir de diyelim taştı. Çıkarmaya değer mi bakalım. Şunu da anlamıyorum üstelik kuyudaki taşı çıkarma gayretleri taş hatırına mı, kuyu hatırına mı?

Bir arkadaşa sordum, "Kuyuya taş atmak iyi midir?" diye. Ona göre bu bazen iyi olabiliyormuş. Kuyuya taş atarak dibinde su olup olmadığını öğrenebilirmişiz mesela ya da azıcık da olsa su varsa kuyularda küçük bir dalgalanmaya sebep olabilirmişiz taş atarak. Bir de keyfi olarak, öylesine oradan geçerken de bir taş alıp kuyuya atmanın mümkün olduğunu söyledi. Ama insan bu, öylesine bir taş atsa da kuyuya durup çıkardığı sesi dinlemek istiyor. Bir anlık etki, bir parlayıp yok olmak düşüncesi. Bütün bunlar beka özleminden belki.

Arkadaş biraz filozoftur, kuyuya atılan taşı niçin çıkarmak istiyoruz sorusuna bakışı da ilginç. Ona göre bu işi taş hatırına değil, kuyu hatırına yapıyoruz. Kuyuları öyle taşla çakılla doldurmamak, varsa suyunu bulandırmamak gerektiği inancında. Benim buna küçük bir itirazım olacak. İyi de efendi, bir de kör kuyular var bilirsin. Hani içine çebiş, şişek falan kaçan. Öyle kuyuların bir kara delik gibi ağzını açıp beklemesinden bir takım delilerin attığı taşlarla dolması, yok olması daha iyi değil mi? Yani ille de dolduralım demiyorum da, hani göz yumsak, görmezden gelsek taşlanmalarına.

Kuyuya taş atmak böyleyken bir de kuyuya tükürmek var. Eminim siz bunu bilmiyorsunuzdur. Kuyuya veya bir su birikintisine tükürmek zannettiğiniz gibi bir çeşit kötü terbiye göstergesi değilmiş çölde. Aksine küçük ve faydalı bir test. Ben bunu yaşlı bir çobandan duyduğunu iddia eden, pek genç olmayan bir yazardan duymuştum. Çölde susuz kalır da bir su birikintisine veya ne bileyim kuyuya filan rastlarsanız okkalı bir tükürük savurun ve bakın, ne oluyor. Eğer tükürüğünüz yavaş yavaş eridi gittiyse suyun içinde, o su içilebilir. Afiyet olsun. Yok, eğer tükürük öyle olduğu gibi kalakaldıysa, sakının bu sudan. Başka bir şansınız varsa içmeyin. Başka şansınız yoksa susuzluktan ölmek ya da pis sudan içip zehirlenerek ölmek arasında tercih yapabilirsiniz.

İşte yazıcılar ve yazılar da öyle belki, kimi duru bir su gibi, atılan iftiralar, savrulan tükürükler şöyle bir görünüp eriyip gidiyor sonra. Kiminin de yüzünde yapışıp kalıyor öylece. Güçlü olan zayıf olanı dönüştürüyor bir bakıma. Biliyorum çok dağınık bir yazı oldu bu. Eh, delinin kuyuya attığı her taşı ölçüp biçmesi de gerekmiyor sanırım.

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Subat Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tiklayiniz

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tiklayiniz

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tiklayiniz


son sayı



ziyaretçi sayısı




ferfir