Köy Gofreti
Sibel Giray Özşirin
Benim çocukluğumda yaz, köye gitme mevsimiydi. Yaz geldiği için mi köye giderdik yoksa köye gittiğimiz için mi yaz gelirdi; bunun cevabını hiçbir zaman veremeyeceğim. Köy hakkında, yıllar sonra bile üzerine şüphe bulaşmadan hatırladığım tek bir gerçek var. Orası, masal kitaplarının hayalimde çizdiği olağanüstü resimlerin, ayaklarımın altına serildiği tek yerdi. Daha henüz otobüsten inmiş, bizi köye ulaştıracak aracı bekliyorken, burnuma dolan kokusuyla vaatlerini sıralamaya başlardı. Ben, kokudan rahatsız olup yüzümü buruşturmayı öğrenmemiştim o sıralar, ama her çiçeğin farklı bir kokusu olduğu gibi her mekânın da kendine has bir kokusu olduğunu keşfetmiştim. Bugün, bunu düşündüğümde, bir çocuğun, dünyayı koklayarak, tadına bakarak ve kulak kabartarak kavrayışındaki muhteşem lezzeti hala hatırlıyor ve çırılçıplak yetişkinliğimin o bilge çocukluğa ne zaman ve nerede veda ettiğini bulmaya çalışıyorum.
İlçeden köye giden yolu ise en çok da korku dolu ürperişlerle hatırlarım. Minibüs, sabrımın son kertesinde gelirdi. Şoför, yolculardan arta kalan boşluğu, bir sürü bidon, torba ve çuvalla doldururdu. Öylesine çok olurdu ki bu eşyalar; yolcular, yüklerden kalan boşluklara sıkışırdı demek, daha doğru olur. Beni korkuyla ürperten, yolculuğun tıkış tıkış olması değildi elbet... Ne kadar çok eşya o kadar çok koku demekti. Payıma düşecek yerin ebatlarından ziyade konumuyla ilgiliydim ben. Sakındığım; asfaltla ve ikinci şeritle tanışmamış köy yollarında, cama yakın bir yerlere düşme ihtimaliydi. Bir yanı dağlık bir yanı ise uçurum olan o kargacık burgacık ve keskin virajlı yollarda, sakin bir yolculuk için vücudumda yeteri kadar adrenalin yoktu sanırım. Kim bilir, hala yakamı bırakmayan yükseklik korkum, belki de o maceralı minibüs yolculuklarının hatırasıdır.
Yol, düze ulaştığında -ki bunun için, hala bir şehrin yakınında olduğumuzu hissettiren nahiyeyi de geride bırakmamız gerekirdi- gördüğüm şeylerin hangisi için olduğunu ayırt edemediğim hayret nidaları dökülmeye başlardı ağzımdan... Tarlalarla çevrili toprak yol gitgide daralır ve tam da köyün girişinde, bir aracın ancak şoför ustalığıyla geçebileceği bir hal alırdı. Harikalar diyarının giriş kapısı gibi görünen bu geçit; altında şırıldayan bir dere, üstünde yarı doğal yarı insan yapımı bir köprü ve yerden yükselip tepesinde bir taç oluşturan dev çalılarıyla, ona atfettiğim olağanüstülüğü fazlasıyla hak ediyordu. Onca kör noktalı virajı uçarcasına arkada bırakan şoförün, o bir-iki metrelik mesafeyi sağ salim alabilmek için verdiği uğraş görülmeye değerdi. Bense, o sırada, çoktan yol ve yolculukla alakamı kesmiş, geçidin ucunda beliren cümbüşte kaybolmuş olurdum. Anneannemin evine vardığımızda, herkesin yorgunluktan sandığı ayaklarımın birbirine dolaşma sebebini, bir ben bilirdim, bir de artık samanlık olmuş köy odasıyla, kullanılmadığı için üzerinde otlar bitmiş kümbet şeklindeki taş fırın...
Bu iki yapı, -her ne kadar anneannemin eviyle neredeyse dip dibe olsalar da- köyün, itiraz edilemez tembihlerle bizlere yasaklanmış iki binasıydı. Köyün en yaşlısı bile fırının oraya ne zaman kondurulduğunu bilmez ve meraklı dinleyiciler bulunca birikmiş suskunluğunu mübalağanın türlü süsüyle donatarak boşaltan her ihtiyar gibi -dinleyicilerinin çocuk olduğuna aldırmadan- fırının mazisini ecinnilere dayandırmaktan çekinmezdi. Beni fırından uzak tutmayı başaran, ne o densiz ihtiyarın anlattığı hayalet hikâyeleriydi ne de bizi fırının yakınında gören herkesin parmak sallaması... İki sebepten uzak duruyordum; ilki, o taş yığınının en cazip yeri olan tepesine çıkmak için ihtiyacım olan merdiveni, oraya taşımaya gücümün yetmiyor oluşuydu. İkincisi ise -kabul etmeliyim ki belki de asıl sebep buydu- fırının benim cılız gövdemi taşıyacak kadar bile mecalinin olmadığını hissetmemdi. Fırının tepesini bir kenara bırakırsak, köyde yakınına bile ayağımın değmediği tek yer ise köy odasıydı. Hatta bunun için tembihe de gerek yoktu aslında. Samanlık olmadığı, yani hakiki vazifesini icra ettiği dönemlerde, orada yaşananlar hakkında anlatılanlar, yıllar sonra bile hatırlayacak kadar kazınmış belleğimin bir köşesine. Köye gelen yabancı misafirler için kullanılan bu odanın - küçük, iki katlı bir binaydı- bakımını üstlenen bir kişi olurmuş o zamanlar. Misafir olsun olmasın her gün odayı temizler ardından abdest için su dolu bir ibrik ve temiz havlu bırakırmış. Sabah geldiğinde ibriği boş, havluyu da kullanılmış bulurmuş. Kimselerin görmediği bu sır misafir için yıllarca aksatmadan bu hazırlıklar yapılmış. Ta ki, köye böylesi bir yapıyı hibe edebilecek zenginliklerinin her geçen gün onları terk ettiği Kadıgil ailesi, oturdukları ev dışında servetlerinden arta kalan tek malın bu iki katlı bina olduğunu hatırlayana kadar... Köye artık yabancı misafirin de gelmediğini bahane ederek odanın alt katına hayvanlarını yerleştirmişler, üst katına da samanlarını... Bu saygısızlığın üzerine köy odasının sırlı misafiri artık köye uğramaz olmuş. Nereden mi anlamışlar kimselere görünmeyen konuğun kızarak oraları terk ettiğini? Her geçen gün Kadıgil ailesinin başına bir uğursuzluk gelmiş de, ondan. Ne onlar akıllanıp odayı terk etmiş ne de akla hayale gelmez felaketler onların peşini bırakmış. Sadece Kadıgiller mi nasiplenmiş bu musibetlerden? Elbette hayır! Bu büyük saygısızlığa göz yuman köy halkı da eski günleri arar olmuş. Büyüklerin demelerine göre, dışarıdan anlaşılmasa bile artık köyde eski tat tuz kalmamış. Öbürü berikiyle, beriki evdekiyle hiç yoktan atışıp küser olmuş. Tabi köye yağan sıkıntıların ilk ve tek sebebi, boyu posu hakkında her kafanın ayrı tahmin yürüttüğü -hatta yemin billahla gölgesini gördüğüne ant içtiği- bu esrarengiz şahsiyetin yerinden edilmesi değilmiş. Taygiller, isminden "köyün sahibi" diye bahsedilen başka bir görünmez bedenin, düğünlerde davul zurna çalınması yasağına riayet etmeyince de olanlar olmuş. Taygil ailesinin tüm fertleri teker teker hastalanarak, vakitsiz göçüp gitmişler bu dünyadan. Onların ölümü, köye çöken huzursuzluğu azaltmış azaltmasına da Kadıgillerin kabahati köylüye nefes alacak fırsatı verdirmemiş.
Ecinnili taş fırın, ziyaretçili köy odası bir de gündüz atılan temeli gece öküz boynuzunda başka yere -yani şimdiki yerine- taşınan köy camisi... Bu üç esrarlı mekân arasında beni gerçekten ürküten sadece köy odasıydı. Tam karşısına gelen ve odaya biraz da tepeden bakan ambarın altına uzanır, bir gölge görebilmek umuduyla dakikalarca seyreder, sonrada içinde birisinin dolaştığını gerçekten görür, koşarak büyüklere haber vermeye giderdim. Kendi aralarında hararetle konuştukları ziyaretçiyi, benim ağzımdan duyduklarında niye ciddiye almazlardı, bilemiyorum. Biraz büyüklere, biraz da ziyaretçiye kızgın, ambarın altına döner -bu arada hıncımı karşıma çıkan tavukları kovalayarak alır- yükü çok değilse üzerine binebilme hayaliyle takır tukur geçecek bir öküz arabasının yolunu gözlemeye başlardım.
Köydeki mekânların pek çoğundan "sahipli" diye bahsedilmesine alışmıştım ve garipsemiyordum. Köy odası gibi, yanından geçtiğim ya da üzerine bastığım pek çok şey de; köy çeşmesi, Halitgillerin havlisi, köyün çıkışındaki Köpek Kayası, hatta komşu evin arka odası da "sahip"liydi. Ha bir de hiç karşılaşmadığım ama defalarca dinlemekten, aslında bir zamanlar görmüş olduğuma inandıklarım vardı. Zaman zaman bahçelerde ortaya çıkan; gövdesi ambarın iki direği kalınlığında, boz renkli, çatal dilli, "sahipli" yılan, kendisini bulana lanet bulaştıran "sahipli" gömü gibi...
Buraları çocuk gözünde bir masal diyarı yapan yalnızca bu efsaneler değildi. İstanbul' da benzerini asla göremeyeceğim taş ve tahtaların tuhaf ama güzel dizilişleriyle yapılmış evler, boyumu aşan mı sır tarlaları, gökten bir anda boşalıp dereleri taşıran yağmur ve asla İstanbul'daki gibi çakmayan şimşek... Yıldızların aydınlattığı gecelerde gökten yere inmiş bir demet yıldız gibi yanıp sönen ateş böcekleri, iki uzak tepe üzerinde birbirine sesini ulaştırmayı başararak haberleşen insanlar, güneş göğün ortasındayken bile ışınlarının giremediği ağaç tavanlı ormanlar...
Benim etrafı hayranlık ve şaşkınlıkla seyretmem gibi, köy halkı da beni ve kardeşlerimi uzun uzun süzerdi. Gerçi onların bakışlarında hayranlıktan ziyade acıma ve hayıflanma olurdu. Bunun beni üzdüğünü ya da rahatsız ettiğini söyleyemem doğrusu. Şehirde, konu komşu çocukları içinde herhangi bir çocukken, burada "şehir çocuğu" olarak ilginin merkezine yerleşirdik çünkü... Bize "hoş geldin"e gelenler yanlarında getirdiklerini kâfi bulmaz ve orada kaldığımız bir ay boyunca her gün bir çıkınla kapımızı çalarlardı. Sabah sağılmış sütlerden, folluktan henüz alınmış yumurtaya, yayık ayranından, süzme yoğurda, ellerine ne geçerse toplar, solgun benzimizi renklendirmek, cılız bedenimizi semirtmek için top yekün seferber olurlardı. Mekânları kıymetli kılanın o mekânda yaşayan insanlar olduğunu çok sonraları öğrenmiş olsam bile, köy masalımın en önemli kahramanlarının, etrafımızda dört dönerek bana kendimi prenses gibi hissettiren köylüler olduğunu sezebiliyordum.
Her masalın iyi kalpli kahramanları olduğu gibi cadıları ve canavarları da vardır. Benim masalımın korkunç canavarı olma vazifesi de köyün körüne düşmüştü. Adı neydi, hala da bilmem... Kör Emmi aşağı, Kör Emmi yukarı... Farklılık, bir çocuk zihnine gelirken beraberinde korkunç ve kötü olmayı da getiriyordu. Köyde normal insanlardan farklı görünen sadece Kör Emmi değildi aslında... Yüzünde tüm dişlerini gösteren tebessümü ve hiç kesilmeyen salyasıyla Köksal da benim için az korkutucu değildi hani... Bir de kolları dirseklerinden, bacakları da dizlerinden vücuduna doğru bükülü duran, bakışları her daim öfke saçan Şahin dayı vardı. Sanırım bu son ikisini korkunç/kötü ithamından kurtaran, vaziyetlerinin herkesçe bilinen bir açıklaması oluşuydu. Köksal, köyümüzde hiç de tasvip edilmeyen üç beş akraba evliliğinden birinin mahsulüydü. Şahin dayı ise yaramaz bir çocuk oluşunun ceremesini çekiyordu. Ele avuca gelmez bir çocukken tarlalarının "sahipli" bir yerine -annesinin yetişip engel olmasına zaman kalmadan- küçük abdestini bırakıvermiş. Sonrada günlerce ateşler içinde yanmış, ölecek sanmışlar; kurtulmuş, ama vücudu tüm haylaz çocuklara ibret olacak bir şekle bürünmüş. Velhasıl, kör emminin mazisinde ne akraba evliliği ne de haşarı bir çocukluk vardı... Doğduğunda nasılsa bugün de öyleydi. Sanki dünya üzerinde var olmasının tek sebebiydi korkutmak...
Bebeklerini bir cam maviliğinde yitirmiş iri gözleri, daima simsiyah giysisi, tık tıkları metrelerce öteden duyulan kahverengi, uzun bastonu ve konuşmadığı zaman türkü söyleyen, türkü söyler gibi konuşan, tuhaf tınılı, hırıltılı, kalın sesiyle masalımdaki yerine yakışmak konusunda eline kimse su dökemezdi. Üç çocuğu vardı. Bir kız, iki oğlan... Karısı yoktu; yıllar önce ölmüş. Doğrusu, ben hakkında hiçbir hatıranın nakledilmediği o kadının asla var olmadığına inanırdım. Hatta birbirinin tıpa tıp aynısı maviş gözlere ve irilikte gözleriyle yarışan yanaklara rağmen o üç çocuğun da ne körün çocukları ne de birbirinin kardeşi olduklarına inanırdım. Onların evi misafirliğe gidilmeyen tek evdi. En küçük çocuk Suna, zaman zaman anneanneme gelir, ıslak gözlerle anlatır, anlatırdı... Ben, ondan ve anlattıklarından sıkıldığım için yayık yaymakta kullanılan çengele takılmış ipe asılır, Tarzan'ın ağaç evinde olduğum hayaliyle daldan dala atlardım. En sonunda da çıkardığım gürültüye dayanamayan ya da camdan aşağı uçacağımdan korkan annemin azarlarıyla kapının önüne koyuluverirdim.
Bir masalı masal yapan ne sıra dışı dekoru ne de kahramanlarıdır. Masalın asıl gerçeği, iyiliğin mutlak zaferiyle örülü olmasıdır. Kötü niyetler, en fazla teşebbüs aşamasında kalır ya da iyilere hizmet edecek bir dönüşüme uğrar. Bir çocuk; "O dediğin ancak masallarda olur." sözünü anlamaya başladığında ve masalını kendine bile savunamadığında çocukluğuyla da masallarla da ilişiğini kesmiş demektir. İşte benim için, tam da böyle oldu. Çocukluğumun son yazıydı; kötülük kazandı, masal bitti, çocukluğumla aramıza gitgide büyüyen bir uçurum girdi. Başlangıçta anlayamadım ne olup bittiğini. Köyde bir an evvel kavuşmak istediğim öyle çok şey vardı ki... Dallarda meyveler, bebek saçı olmayı bekleyen mısır püskülleri, yemlenecek tavuklar, bir adım kalacak kadar yanına sokulup dil çıkardıktan sonra kaçılacak mandalar, bir arının iğnesiyle ilk tanıştığım yer olsa da öküz arabasıyla gidilecek ırmak yanı... Hepsi de beni bekliyorken büyüklerin bir araya gelip fısıldaşmaları, ne yalan söyleyeyim hiç de cazip değildi. Önce hangisini fark ettim, inanın hatırlayamıyorum şimdi. Sanki aynı anda oluverdi. Hani olur ya bazen; bir ses, bir kelime ya da öylesine bir bakış... Yüksek sesle dile getirilenlerle fısıltılar arasında yolum, işte böyle bir anla çakışıverdi. "Ne kadar büyümüş bu, kocaya varacak kadar olmuş." lafları kahkahalar arasında boğulurken ben omzumu silkip bahçeye kaçıyordum sonrada oturdukları sedirin arkasına düşen camın altına saklanıp, beni utandıran şakaların devam edip etmediğini duymaya çalışıyordum. İşte orada, kendimle ilgili bir şeyler duyabilmeyi beklerken yabancı bir dili çözmeyi başarırcasına, kısık sesli sözcükleri anlamaya başladım.
"Kapı yok, baca yok. Olacağı buydu tabi. Ee başta anne olmayınca... Tuvalet, banyo hepsi göz önünde... Bir odada nefes nefesin içinde..." Ne demekti bütün bunlar? Odaya girince kesilen fısıltılar sohbete ortak olamayacağımın işaretiydi. İş, kulaklarımın kabiliyetine kalıyordu. Bu arada Kör Emmi'nin kızı Suna niye hiç görünmüyor? Canımı sıkan bu kız da nereden aklıma geliyor şimdi? Dikkatim kulaklarıma yardımcı olmalı oysa başka şey düşünmemeliyim. "Büyük oğlan... Gündüz... Yokmuş kimse evde... Haytanın tekiydi... Belliydi, belliydi... Çökmüş kızın gırtla... Ne yap... Nasıl güç yetir... Körün umru mu? Kaçmış..." Bölük pörçük duyduklarımı hayal gücümle tamamlamaya çalışıyordum. Anlamlandırmak benim için güç olsa da, olan biteni çözebildiğimi söyleyebilirim. Parçaları tamamlamada televizyonun yardımını inkâr edemem. Televizyon o yıllarda siyah-beyazdı ama bir çocuk için son derece renkli görüntülere de sahne oluyordu doğrusu. Benim için esas zor olan bundan sonrasını anlayabilmekti. Artık siz de her şeyi bildiğinize göre daha açık konuşmakta bir mahzur görmüyorum. On beş yaşındaki Suna -ben o sırada on üç yaşındaydım- bu başına gelenin ardından elli yaşında, beş çocuklu, dul bir adamla evlendirildi. Nereden bulmuşlarsa bulmuşlar, köyünden çok uzaklara, Nevşehir'e gelin gitti. Suna gibi gelin olan hiçbir kız tanımadım. Ne damat gelini almaya köye geldi, ne de Suna gelinlik giydi. Elinde bir poşet, içinde üç beş çaput, başı öne eğik, kendisini kocasına teslim edecek iki köylüsünün peşinden yeşil lastiklerini sürüyerek çekti gitti. Sonra duyduk ki emanetçiler yolu uzatmış; minibüsün geleceği sapağa dosdoğru gitmek yerine ırmak kenarını dolaşmayı tercih etmiş. "Yol uzun, hele az bi soluklanalım." deyip, ırmağın suyunda başlarına geçen yaz güneşini serinletmişler. Yetmemiş, kıyıdan birkaç metre içerde, insan boyunu aşan çalılar arasında...
Sizden bir şey saklamış olmayayım diye anlattıysam da, bu son dediklerime hiçbir zaman inanamadım. Suna'nın abisi yoktu ortalarda; kaçıp gitmişti. Peki, bu adamlar nasıl geziyordu insan içinde? Başında usul erkân öğretecek bir annenin olmayışı, kapısız, perdesiz bir evde oturuşu Suna'nın kabahati miydi de köyünden kilometrelerce uzağa, bir bilinmeze gelin olup gidiyordu? Dediğim gibi her şeyi anlıyor ama anlamlandıramıyordum. Artık "Kocaya varacak kadar olmuş" takılmaları beni utandırmıyor, öfke nöbetleri geçirmeme sebep oluyordu. Hiç kimse sorduğum sorulara cevap vermediği gibi, az önce, kocaya varacak kadar büyüdüğümü söylediklerini unutup, "Çocuklar her şeye karışmaz!" azarlamalarıyla beni başlarından savıyorlardı. Ama ben yine de elimden ne geliyorsa yaptım. Suna gitmiş olsa da bir şeyleri değiştirebileceğim umuduyla aklıma gelen her çareye başvurdum. Sahipli köy odasını uzaktan seyretmeyi bir kenara bırakıp, kapısına kadar gittim. Umutla, saatlerce görünmez sahibi bekledim. Onun beni fark edip dinlemesini sağlamak için, su dolu ibrikle, anneannemin sandığından aşırdığım naftalin kokulu havlu da yanımdaydı. Ama gelmedi... Ta köyün ucundaki sahipli Köpek Kayası'na da gittim. O kadar uzağa habersiz gidişim ve hayli zaman dönmeyişim köyü ayağa kaldırmış. Beni epeyce aramışlar. Nihayet akşamüstü, tepelerdeki tarlasından dönen birisi, beni o tarafa doğru giderken gördüğünü söyleyince Köpek Kayası hatırlarına gelmiş. Ben o kısımları hatırlamıyorum. Beni bulduklarında ateşler içinde sayıklıyormuşum; köydeki bütün sahiplere, o sahipleri oyalayıp insanlara yardım etmelerine engel olan, taşlara, yılanlara, odalara, bahçelere sayıp döküyormuşum. Birkaç gün ateşimi düşürememişler. Sonradan anlattılar; kapıları kapatın, perdeleri çekin diye sayıklıyor, tuvalete kalkınca kapısında anneme nöbet tutturuyormuşum.
Hastalığımı, evin arkasında, son yağan yağmurla iyice arsızlaşıp, çekilmek bilmeyen su birikintisin deki kurbağa yavrularıyla oynamama verdiler. İstanbul'a dönene kadar evden dışarı adım atmamamı da artık bir genç kız olmama... Ben içimde büyüttüğüm öfkeyle İstanbul' a dönüş için gün sayarken, zamanın, insanın istekleriyle alay eden tarafını da öğrendim. Genişlesin isterken daralıyor, daralsın diye dua ederken yayılıyor da yayılıyordu. Gitme vakti, ben ondan umudumu neredeyse tamamen kesmişken geldi. Ne, "son bir kez" deyip su içmek için çeşmeye koştum ne de yanımdan salına salına geçen koyunun başını okşadım. Ayakkabılarımın burnunu hırsla yere sürte sürte eşyaların minibüse yerleştirilmesini bekledim. Bana sarılan herkesi ellerimle itmeyi beceremediysem de bunu bakışlarımla yapmayı başardım. Tam arabaya bineceğim sıra, Kör Emmi'nin en küçük çocuğu, sekiz yaşındaki Murat'la göz göze geldik. Zaten pek az çocuğun oynadığı Murat, ablasının gidişinden sonra iyice arkadaşsız kalmıştı; biliyordum. Bana bakan iki koca mavi gözde ne gördüm; emin değilim. Bir an, bir söz, bir bakış ya da devasa bir susuş... Onu geride bırakıp, minibüsün koltuğuna yerleştim. Kucağımda, bizi uğurlamaya gelenlerden birinin elime tutuşturduğu bir gofret... Ben onlara "köy gofreti" derdim. İstanbul'daki onca abur cuburun yanında bir hükümleri olmasa da köy yerinde, nahiyenin tek bakkalında satılan tek çeşit gofret... İnsana tadı, sadece köyde güzel gelen gofret... Vitrinsiz ve loş bakkalın birbiri üstüne yığılı mallarının içinde, biraz mintaks biraz da rutubet kokan uzun sarı gofretlerden biri... İstanbul'a her dönüşte, hediye edilmediyse eğer yolda durup mutlaka aldığımız ve benim günlerce yemeyip kokladığım, kokusunda köyü hatırladığım, içime her çekişimde gözlerimi kapatıp masal dünyama daldığım, dura dura bayatlayan gofret... Minibüs hareketlenip burnunu yola döndürdüğün de, kenarında oturduğum camın dışında yine göz göze geldik Murat'la... Ha bu arada, camdan dışarı bakışımda köye gizli bir veda isteği filan yoktu. Dehşetle, artık kokulardan rahatsız olmayı; ekşi süt, ekşi yoğurt ve ekşi insan kokularından yüzümü buruşturmayı öğrendiğimi fark etmiştim. Panik içinde aralık cama yüzümü döndüğümde Murat'ı, beni seyreder buldum. Elimde ağır bir yük gibi duran gofrete baktım ve hiç aklım kalmadan kolumu camdan çıkarıp köy gofretimi Murat'a uzattım. Bu sırada araba biraz daha hareketlenmişti ve Murat'ın biraz koşması gerekti ama gofreti almayı başardı. Ben de onun bakışlarındaki gülümsemeyi görmeyi başardım.
Biz, iki çocuk, o an orada bir gofretle, hesabımızı kapattık böylece... Ben köyün tüm yükünü gofrete yükleyip sırtımdan attım o ise taşıdığı onca yükün ızdırabından bir gofretlik teselliyle avundu.

