menü


Kentin Kaderine Yolculuk

Işıl Su

Aragon'dan yola çıkan bir haberci çoktan menzili Kastilya'ya varmıştı. İskenderiye'den yola çıkan bir gemi Akdeniz'in koynunda ilerliyordu aynı anda. Endülüs'e doğru yola çıkan geminin Endülüs'ün kaderine yazılanlardan haberi yoktu. Endülüs'ün kaderine yazılanların gemidekilerden birinin kaderiyle kesişeceği ise yalnız yazanın bilgisindeydi.

"Ey Endülüs! Mimarinin eşsiz yorumu, ey musanna diyar, kadim medeniyetlerden ilmi miras almış varis, ey ilme müptela ülke ilim dilenmeye geliyorum bana cömert ol" dedi gemiden yükselen bir ses.

Endülüs sesi duyamayacak kadar yorgundu, çaresizdi, hüzünlüydü… İspanya'da Ben-i Ahmer'in kuyusu kazılıyor, büyük gotik şatolarda aleyhine ittifaklar kuruluyordu. Avrupa çölden çıkıp gelen bir kültürün izlerini sonsuza dek üzerinden silip atmanın planlarını yapıyordu. Aydınlanmayı reddediyordu. Kurtuba kaynayan bir kazandı adeta, bir ateş çemberine alınmış, hain planlarla kuşatılmıştı. Kent ile beraber içindeki her varlığı yakmaya gönüllü kollar çoktan sıvanmıştı. Yanmaya namzet olanlar cesaret edebilirdi ancak kente adım atmaya. İskenderiye'den kalkan gemide biri vardı; kentin kader yoldaşı olacağını bilmeden, sadece ilmiyle yanıp kavrulmayı dileyen… Yalnızca yazanın bildiği bir kader ortaklığıydı bu. Ne kent ne adam haberdardı aynı paydada iki pay olduklarından. Adamın yazgısı kentinkiyle henüz kesişmeden başlamıştı her şey.

Bilmeyi istemekle başlamıştı onun yazgısı… Bilmek fiilini birinci tekil şahsın bütün zamanlarında çekebilmekti gayreti. Bilmekle artacağını, çoğalacağını düşünmüştü ve belki de bilinmekti arzusu; bir bilge olarak anılmak… Böylece düştü yollara, önce yolcu oldu.

Bir gece öncesiydi… Henüz Aragon'dan Kastilya'ya gidecek olan haberci yola çıkmamış, İskenderiye'den kalkan gemi demir almamıştı. Ertesi gün çıkacağı uzun yolculuk öncesi adamın zihninde bir dolu düşünce… Üstelik yolculuk isteği kalbine düşünce, ay bir türlü batmak, güneş bir türlü doğmak bilmedi. Bu uzun gecede onu uyutmayan, zihnindeki düşüncelerden çok kalbinin sıkıntılarıydı. O anda içinden bir ses söze başlamıştı bile: "Sen!" diye haykırmıştı. "Neden bu zamana dek ince bir duygu, tatlı bir seziş, yakıcı bir aşk, şefkatli bir seviş tattırmadın?" "Neden" diyordu, "Neden zihnin ile anladığını, yüreğinle onaylamadın? Daima onunla oldun da beni derinlere gömdün? Kalbin mutmain olmadan nasıl yaşadın?"

Haklıydı kalp.
Suskundu zihin.
İçinde hep bilmeye dair coşkun bir istek, bu isteğin tüm sınırları aşan bir sınırsızlığı vardı. Bu zamana dek muhtelif medreselerden aldığı dersler bilgi okyanusunda sadece bir damla gibi gelmişti ona. Mütemadiyen ilmi ararken ihmale uğrattığı bir şeylerin var olduğunu anlayamayacak kadar bilgi sarhoşu olmuştu. İlim insan içinken o, ilmin azat kabul etmez kölesi hâline gelmişti. Her bir yıla bir sayıyı iliştirerek geldiği yola baktığında en yakın yılın kırka tekabül ettiğini görüyordu artık. Bu ömürde gezmediği diyar, tanımadığı iklim kalmamıştı neredeyse. Daha gidilesi çok yer, görülesi çok şey vardı, maşrığın mağribe karıştığı yollarda.

Bu uğurda bir yuvanın sıcaklığından, bir kadının yoldaşlığından, bir çocuğun şakrak gülüşünden mahrum kalmıştı. Bilmenin sırlarına ermek uğruna feragat etmişti insanlara sunulmuş en doğal haktan. Sevmenin sırlarından…

Dostu da olmadı, olamadı. Her oluş bir emek isterdi. O, bu emeği sarf etmedi. Dostluk bir de zaman isterdi, paylaşım isterdi, paylaşılmak isterdi. Onun insanlarla yoldaşlığı zaman ve mekân ortaklığından öteye gitmedi hiç. Böylece o, kaybetti insanlarla bağını, zamanını bilmediği bir yerde. Bilginin sağlam urganlarıyla bağlandığını sandı hayata. Oysa yüreğinin hayata bağlılığı bir pamuk ipliğinin sağlamlığı nispetindeydi. Serzenişi bunaydı kalbin, haklıydı da üstelik. Haklı olması yetmedi, o da sustu…

Biliyordu, ancak istidadı nispetinde öğrenebilirdi her şeyi. Onun bilmek istediği, öğrenme kabiliyetinin sınırlarıydı. Bunu kavrayabilmek için bir kez daha düşecekti yollara. Zira yollar bir kez daha düşmüştü aklına. Lakin yolların yola çıkana türlü oyunları vardı. Bunun farkına varacak kadar da tecrübe edinmişti yollarda. Şimdi tecrübenin rehber olduğu bir yolculuk yapacaktı.

Tüm bunları düşünürken ömr-ü yelda diledi kendisi için. Ona göre en çok da kendisinin ömre ihtiyacı vardı. Bir ömrü, bin ömre bedel yapacak bilgiye ulaşmaktı gayesi. Ölümsüzlük değildi kalbinden geçen, ölümü idrak edebilmekti belki. "Müdrik sıfatı"ndan geçiyordu ölümü anlamak. "Ölmek" fiilini çekmeden önce ölümü kavramak istiyordu. Yaşıyorken anlamak istiyordu. Hücrenin ölümünü, beynin infilakını, duran kalbin sessizliğini anlamak istiyordu. Kavramak istiyordu "her şey" olan şeyi. Bu nedenle uzun ömür diledi kendisi için. Bir ömre, bin ömrün sığacağı bir ömür arzuladı.

Bu mülahazalar ile zihni yorgun düşmüştü. Gözlerinden süzülerek derinlerinde bir yerlerde küçülen helezonlar onu dingin bir âlemde eğliyordu artık. Artık gözkapakları geceye karşı koyamıyordu, uyudu…

Aynı anda, Aragon'dan yola çıkmaya hazırlanan haberci, atına "Yollara düşme vaktidir." diyordu ve tam da o anda İskenderiye limanında bir gemi demir almadan önce şehirle tüm hesaplarını kapatıyordu. Gecenin şahitliğinde oluyordu tüm bunlar. Gecenin ağzı mühürlü... Gündüz hiç bir şey bilemiyordu geceye dair.

Aragon'dan yola çıkan haberci, geceyi yırtarcasına sürdü atını sabaha. Bir gemi İskenderiye Limanı'nda gözünü kırpmadan sabahladı. Bir adam, şafak sökerken açtı güne gözlerini. Lisanını bilmediği kaderinde onun için çizilmiş yolları bir kez daha kat etmek için.

Deniz yoluyla gidecekti. Karanın bin bir türlü tehlikesine karşın denizden gelecek fırtınaya razıydı. İskenderiye Limanı, arkasından el sallarken o Endülüs'ün ilim kokan iklimine çoktan yelken açmıştı. En derininden seslendi Endülüs'e "Sana geliyorum!" dedi.

Beyaz bir karanlıktan geçerek limana yanaştı gemi. Yükünü boşalttı, uykusuz geçen gecelerinin intikamını alırcasına derin bir uykuya daldı. Gemideki adam kaderine ortak olacağı şehre doğru yola çıktı. Kurtuba'ya vardığında kentin ihtişamı gözlerini kamaştırırken buraya gelmekle doğru bir karar verdiği geçiyordu zihninden. Bu musanna kent, anlatıldığından fazlasıydı. Kalacağı yere yerleştikten sonra kütüphaneye doğru yol aldı. Bir atın nefesini ensesinde hissettiğinde yerde buldu kendini. Başı ve yüzü örtülü bir adam indi attan. Tuhaf bir aksan ile konuştuğu Arapçasıyla bir şeyi olup olmadığını sordu. Dövmeli elini uzatarak onu yerden kaldırdı. Bir yere oturttu, su içirdi matarasından. Biri Kurtuba yolcusuydu, diğeri Kastilya. İkisi de menziline varmış olmanın rahatlığıyla başladılar bir sohbete. En çok da kütüphaneden bahsettiler. Eski kitaplardan, yeni bilgilerden… Bir an başı örtülü adamın gözlerine, örtünün yüzünde açık bıraktığı tek yerine baktı. Göründüğünden çok şey anlatıyordu gözleri. Lakin anlayamadı bu gözlerin ardında gizlenenleri. İzin istedi yüzü örtülü adam, ardında bir toz bulutu bırakarak şehirde kayboldu. O da kütüphanenin yolunu tuttu.

Sonraki günlerde neredeyse tüm vaktini kütüphanede geçiriyordu. Zaman onun için kıymetli bir vakte dönüşüyordu böylece. Uzun saatler boyunca okuyordu. Bu okumalar sırasında bazen dalıp gidiyor ve hâlâ hiç bir şey bilmediğini düşünüyordu. Kadim medeniyetlerden birinde yaşamış olan bir filozofun sözü geldi aklına. "Bildiğim bir şey var ki; o da hiçbir şey bilmediğimdir." "Ne kadar doğru" diye tasdik etti içinden. " Ne kadar az şey biliyoruz ve ne kadar aciz ve cahiliz. Ne kadar da az biliyoruz bilmediğimizi…"

Bazı zamanlarda kaldığı yerin yakınında küçük bir kahvede vakit geçiriyor, bu kent ve kentte yaşananlar hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu. Endülüs'ün başına geleceklerden habersiz, başına gelenlere üzülüyordu. İnsanlar, Müslümanlara yapılan eziyetleri konuşuyordu. Kıtanın her yerinde insanlar sıkıntı içindeydi. Bebeklerin açlıktan öldüğü, insanların ateşte yakıldığı, ruhbani kesimin cüzzamdan korkar gibi gerçek bilgiden korktuğu, insanların taşıdıkları kana göre değer gördüğü bir kıtaydı burası. Mağribde durum kötüydü ve maşrık yakında bu kötülüğün oklarını çevireceği hedefi olacaktı. Bunları öğrendikçe içinde bir melâlin izleri belirmeye başlamıştı. O küçük kahvede her gün dinlediği üzücü olaylar mıydı bu melâlin nedeni, yoksa kendine biçtiği paylar mıydı? Düşünerek geçirdiği zamanlarda dünyanın bu gidişatında kendi yerinin ne olduğunu düşündü. Ne sebepti bu gidişe elbette, lakin ne de engel. Nizam-ı âlemin korunması, insanların cahilliğinin, hırsının, kibrinin ve acımasızlığının önlenmesi için ne yapmıştı? O ilim ile yapılmayacak olanı yapmış ve bencilce davranmıştı. Kalbinin körelmiş olduğunu ancak o an hissetti. Onu hiç doyuramamış olduğunu fark etti. Hep susturdu onu lakin bu kez kendisi dinlemek istedi kalbini. Konuştu kalp. Bir kez daha konuştu ve son kez…

"Beni attığın dehlizlerden sesleniyorum sana. Sevgisizlik ve aşksızlıkla taşlaştım. Beni taşlaştırdığın için bu kadar sağlamım! Sevmeye istidadım vardı benim ve ben sevdiğimde sevmek yeniden tanımlanırdı. Öyle bir severdim ki yeniden doğduğunu sanırdın. Öyle bir aşk duyardım ki aşkından öldüğünü sanırdın. Ama sen beni hayatla ölüm arasında bir arafta bıraktın. Derin kuyulara attın, ışıksız kuytularda bıraktın. Bir kıvılcımla tutuşmaya talipken ben; sen ateşin yakınından bile geçmedin. Aklının ucundan geçmeyen şeylere talip oldum hep, sen aklınla beni bertaraf ettin." Akıl galip geldi, kalp ziyan oldu. Ve sonsuza dek sustu… Kendine bile yetmemişti bilgisi, insanlığa nasıl yetsindi.

Şimdi dünyanın bilgisinin sığdığı bu kütüphanede, bunca bilginin arasındayken şikeste kalbi melale bulanmış bir hâlde büyük bir muhasebenin içine girmişken tam, dışarıdan gelen iç acıtıcı seslerle bir anda kendini toparladı. Bir istilanın yağma sesleriydi bunlar. Bir yangın alevinin kütüphane raflarına sıçramasına ramak kalmıştı. Meşale tutan bir el gördü oturduğu yerden, dövmeli bir el. Olduğu yerde donakalmıştı. Alevlerin eritemediği bir donukluktu bu. Bir çift gözle çarpıştı adeta bakışları. İlk baktığında anlayamadığı anlamları çözdü bu gözlerde. Hazin bir tablo resmediliyordu şimdi. Köklerine dair izleri yok etmekle başlıyordu bir medeniyeti o coğrafyadan silmek. Böylece hain bir ittifak sonucu ateşe verildi kütüphane. Kendini bir medeniyetin tüm izlerini silmeye adamış alevlerin elinde her kitap, küle dönüşüyordu.

Anlamıştı her şeyi, her yanılgısını. Öğrenilenin, öğrenenden başka kimseye faydasının dokunmadığı ilim gerçek ilim değildi. Bilmek yetmiyordu kimi zaman…

Zihni infilak etmişti adeta. Kalbi çoktan sükût etmişti. Tam da şimdi hezeyanın bir fezeyana dönüştüğü andı. Son bir kez daha öğrendi. Anladı ki duman insanı boğar, ateş yakarmış.

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Eylül Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tiklayiniz»


son sayı



ziyaretçi sayısı



ferfir