Kendine Ait Bir Ölüm
Zeynep Elbasan
"Rabbi Benâah'ın şöyle dediği rivayet edilir:
Kudüs'te yirmi dört rüya yorumcusu vardı.
Bir keresinde gördüğüm bir rüyayı yorumlamaları için
sırayla hepsine başvurmuştum.
Her birisi farklı yorumlarda bulundu.
Ve söylediklerinin hepsi de gerçekleşti."
Babil Yazıtı
Alaylı sözlerden ibaret bir şehir hayal edin. İncinmenin ve başkalarını incitmenin daha kolay olduğu bir şehir. Tüm çocukluk masallarım alt üst; kafamdaki hiçbir hikâye gerçeğine uygun değil, yazgı kötüleri bir türlü cezalandırmıyor. Renksiz ayrılıklar beni korkutuyor ne de olsa hayatımdaki bütün ayrıntılar incinmiş. "Bazen"lerim girip araya, "keşke"lerimle aynı sarkaçta sallanıyor.
Önümdekilerden sonra ben. Uzun bir bekleme sırası, üç kişi… Hiç korkmuyorum aslında çünkü ben hep aynıyım, nesneler sürekli değişen. Aynada tanıyamadığım "ben" bin parça… Oysa bilmezler mi ki her şey hatırlamaya dayalıdır. Kişi (beşer) öğrenmekle başlamaz seferine, hatırlamaktır esas olan. Unutmak, yalnızca ebedi var oluşun feraset kuralıdır. Gözüm masumiyetini yitirip aynada suretimi değiştirse de ben öyle iyi bellemişim kendimi.
Karşımda modern zaman bilgesi, menzilimi görmeye çalışan. "Sorulardan ziyade cevaplar çetrefilli" diye yeni yüzyılın kahramanlarını "hastası" olarak görüyor:
-Elbette haklısınız söylediklerinizde Vildan Hanım. Freud da normallik diye bir şey olmadığı görüşünü savunmuştur nitekim. Hatta ona göre bu, gerçekleşmesi imkânsız bir hayal ürünüdür.
-Freud kim?
"Tüm gerçeklikler hayal ürünüdür." desem ilaç sayımı yükseltir farkındayım. Zaten haplarla toplamaya çalıştıkça dağılan zihnim, kimi zaman yükseliyor kimi zaman öyle alçalıyor ki budalaya dönüyorum, o ise yine hiçbir şey görmüyor. Bazen susmak tercih sebebim oluyor böylece, taşlarımı hep ceplerimde saklıyorum.
… Bizden öncekiler ve bizden sonrakiler gibi ben de aynı vaadi tekrarlıyorum. Bu şehir haddinden fazla kelimelere dökülmüş. Renk körlüğüm açığa çıkıyor, ille de her yer gri… Sokaklar kadınsız ama ben şehrin tam da ortasının kuytusundayım. At arabalarına hasret köprünün taşları, ayaklarımı okşamakla meşgul. Kulak misafiriyim son dakikalarıma. Yaşam kararım, bir reçeteden ziyade bir su damlasından geçmeye meyilli. Artık yazamıyorsam, konuşmak da anlamını yitiriyor bende, susuyorum. Karnım taş gibi, belki de hamileyim. Doğmadıkça yeni gün, bir bebeğin varlığını nasıl bilebilirim ki? Yağmur çiselemekle sağanak arası, köprüde kaderimi arıyorum.
-Dur, dursana ne yapıyorsun?
-Lütfen bırakınız beni. Ben gayet iyi biliyorum ne yaptığımı!
Hangi lisanda konuştuğumuzu çözemiyoruz şimdi. Bir dizi olay seçmişiz, sonra "yaşanmışlık" adını almış hayatlarımız. Şimdi yeniden öyküsel bir yapımızın olduğunu varsayıyoruz.
-Saçmalık bu! Böyle atlanır mı köprüden?
-Ben daha ziyade neden atladığımı sorarsınız sanmıştım…
Yorgun betimlemelerle öylesine küflenmiş ki Londra, o an anladık başka bir dil dahi gelse kurtaramaz bizi.
-Şey, istersen bu taşları ceplerine doldur. Mademki kararın kesin, ölümün taşlarla böyle olsun.
-Peki… Adınız nedir?
-Seninkine benziyor, Virginia gibi bir şey.
Oysa ikimiz de görmedik ayağımıza takılan şansı. Bendim kökünden ayrılması gereken, insanlık hâlimi bahane ederek.
Bu sır ki tüm ahmaklardan saklanmalı
Göz ki tüm insanlardan saklanmalı
Uyanıverdim birden tüm geçmişimden. Sonra gözlerim gerçek ile hayali sınadı hemen.
Tüm ilaçlarım etkisini kaybedince, bu sefer yüzün farklı bir surette tekrar çıkacak karşıma. Ölüm beni fark etmeden önce isimdaş olmuşuz gizlice o ters rüzgâr eşliğinde. Artık kelimeler akıyor ceplerimden. Bazı sözler karanlıkta dile gelir biliyorum, ben ise sadece susuyorum.

