Kelepir Sepet
Necati Mert
Otuz beş yıllık kitapçıyım. İçinde yarı fiyatına sattığımız kimi kitapların bulunduğu üç raflı tel bir sepet var dükkânda. Üzerinde "kelepir sepet" yazılı. Okurunu bekliyor.
Yolda molda rastlaştığımız eski bir öğretmen arkadaş uğradı bir gün, "Şu Çılgın Türkler"i aldı, ayaküstü laflıyoruz. Gözü sepete takıldı, yazılanı anlamaya çalıştı, anlamadığını anladım ya, bekliyorum, ne diyecekse o desin, itirazını kendi yapsın.
"Sepet de satıyorsun desem, başka sepet yok. Kitaplar kelepirse neden 'kelepir kitap' yazmıyor?" dedi; ne ki titrek, ürkek, çekingen. Edebiyatçılığım var, yanlış yapmayacağıma inanmış, ama yapmışım da, dediklerinin ancak dudak okumasıyla anlaşılması bundan olacak.
"Orada da 'kelepir kitap' yazıyor." dedim, "başka bir şey değil."
Yüzüme baktı. İçinden sordu: Nasıl?
Sözcük sözcüğün yerine kullanılabilir. Benzetme amaçlı olabilir bu, olmayabilir de. Olmadığında yine de adlandırılabilir bir ilişki kurulur iki sözcük arasında. Sözgelimi, "Cepten arayacağım", "İki bardak içti", "Sırtını çıkar", "Bu depo kaç kilometre götürür?" dendiğinde "cep", "bardak", "sırt", "depo" mu anlaşılır? "Kelepir sepet" de böyle: "Sepet" yazılı ama sepettekidir kastedilen. Kitap.
Gitti öğretmen. De hak vermediğinden eminim. Örneklerin yerleşmişlikleri vardı galiba, dolayısıyla dokunulmazlıkları, onlara itiraz etmedi arkadaş. "Kelepir sepet" ise olmaz. Ne duyulmuş ne görülmüş bu.
Çok geçmedi, sanki sözleşmişler gibi, kırk yıl öncesinde kalmış ve birkaç yıl sürmüş öğretmenliğimden bir öğrencim geldi bu defa, o da takıldı "kelepir sepet"e. Öğretmen oymuş gibi de uyardı: "'Kelepir sepet' değil, 'kelepir sepeti' olacak."
Haydaa! Hem mecazı, mürsel mecazı bir daha öğretmemiz gerekiyor demek hem de haddini bilmeyi.
"Kelepir sepeti" olur. Ama "kelepir sepet" de olur. Ben "sepet"le oynuyorum, öğrencim "kelepir"le oynuyor, "kelepir sepeti" demekle "kelepir kitap sepeti" demiş oluyor. Kelepir, burada kitap'ın sıfatı. Yani kitabın özelliği/niteliği kitap yerine kullanılmış. Nasıl ki "İstasyondan buraya körüklüyle geldim" de diyoruz -yani körüklü otobüsle. Ankara kısa film festivali başlamıştı o sıralar, nasıl ki gazeteler "Kısa festivali başladı" diye veriyordu haberi. Hepsinde aynı anlam ilişkisi vardı. Ve güzeldiler.
Gelgelelim, benim "kelepir sepet"e öğrencim de dudak büküyor, kendi bildiğinin biricik olduğunu sanıyordu. Yoruldum, ayrıca fazla ısrar da maksadı zaafa uğratır, ağzımı kapadım.
Birkaç hafta oluyor, "Âherli Zamanlar"ın ve "İncire Yemin"in şairiyle ordan burdan konuşuyoruz. Ercan Yılmaz Adapazarı Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi'nde edebiyat öğretmeni. Söz geldi, edebiyat derslerine dayandı. Ercan'ın dediği aşağı yukarı şöyle: "Divan şiirinden geçtim, bildikleri sözcüklerle yazılmış şiirleri bile ulaştıramıyoruz öğrencilere. Sözgelimi Dıranas, Necatigil, Hilmi Yavuz… Hatta kimileyin düzyazıda bile zorlanıyoruz anlatmakta." Ve sorusu: "Ne yapmalı? Edebiyatla nasıl tanıştırmalıyız çocukları?"
Sadece gençler değil, yetişkinler, hatta öğretmenler bile sözcükleri metal sanıyor. Oysa metaller bile kunt değil. Bozuluyorlar. Dağılıyorlar. Çözülüyorlar. Ki edebiyat için haydi haydidir bu. Edebiyatın dili eğridir. Dik açıya vurulmaz. Vurulamaz. Söyleyeceğini de bu eğrilikte söyler. Sanırım sürekli bunun verilmesi lazım. Sözcük düzeyinde eğrilik. Cümle düzeyinde eğrilik. Daha sonra da şiir, öykü düzeyinde eğrilik.
"Fazla asitli, kireçli ve besin açısından zayıf topraklar gül yetiştirmek için uygun değildir." cümlesindeki "gül"le problem yok. Problem, "Ârızun gül gül açılupdur mey-i gül-gûn tâbı / Veh ki gülden açılmış nice gül-zâr sana"da (Fuzuli) var. "Dâim arıyan bulsa civârım seni bende / Bir gonca gül olsan da senin gülşenin olsam"da (Nedim) var. "Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam / Solgun bir gül oluyor dokununca"da (Necatigil) var. "Ve bir düşünce arasında / Ellerim; beyaz, boş ve bencil / Bu gül'le gece arasında" (Dıranas) dizelerinde. "Aşktın sen, kokundan bildim seni / Bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu / Taşıttan indin, sonra da karşıya geçtin / Elinde tuhaf bir çanta, saçında soku"da (Cemal Süreya). Ve yine "her şey bâtıni! Gül / goncalarda içkinken / dil, güzü bekleyen kıyıda / aşkın sözünü karşılıyor / gibiydi..."de (Hilmi Yavuz). Belki "tutulmuş küçücük eller, öpülmüş gülce dudaklar"da (Hüseyin Yurttaş) da var.
Öyleyse, işe "kelepir sepet"ten başlamalı bence. Ya sizce?

