menü


Kara Masal - I

Buhari Çetinkarya

Victor Hugo'nun hatırasına ve güzel insanın art niyetsiz selamı kadar temiz gönlüne…

Tanrı kral ölecekti. Ölürse kederinden kraliçe de ölürdü.

I

Kraliçe uykusundan sıyrıldı ve kralın uyanamadığını gördü. Güneş henüz insanoğlunun gözlerini kamaştırmıyordu. Derhal otacıları yatak odasına çağırdı. Otacılar yokluğa hazırlanan varlık derdini teşhis edemediler. Kralın gözleri var olanların tümüne yumulmuştu. Bedeni yok olanların hiç biri gibi soğumaya başlamıştı. Güneş insanoğlunun gözünü kamaştırmaya başladı. Lakin kral, otacıların merhemlerine, Tanrı konseyinin dualarına, kraliçenin feryatlarına rağmen dem be dem eriyordu.

Otacıların reçeteleri sonuç vermedi. Gözler ruhbanın mucizeyi reçetelendirmesine çevrildi.

II

Gül ağacından budadığı parmak kadar uzamış taze filizleri iki avucunda demetleyerek getirdi ve efendisinin masasına serdi. Esmer güzelin serdiği filizler, şarap kadehi ve peynir tabağıyla birlikte masada yelpaze natürmort oluştu. Esmer güzelin ihtiyar efendisi filizleri, tütünden sararmış uzun beyaz bıyıklarının örttüğü burnuna teker teker yaklaştırdı. Arada şarabından yudumlar alarak hırıltılı nefeslerle koklamaya çalıştı. Filizler taze kırmızı değil taze yeşil kokuyordu. Derken filizlerin kesiğine ıslak kumaşlar sardı. Kumaşa sarılmış kesikleri dışarıda bırakarak filizleri iki karışlık saz kamışlarının içerisine parmakları titrese de nazikçe yerleştirdi. Kamışların açık kalan kumaşlı uçlarını güneşi görecek şekilde pencerenin eşiğine dizdi. Bir aya kalmaz valentinlerin de mevsimi gelirdi.

Sümbül mevsimi yeni bitmişti. İhtiyar çiçekçinin genç oğlu, ülkenin batı yakasında yeşeren dağ sümbüllerini toplayıp yine batı yakasında satmak üzere bir ay öncesinden gitmişti. Esmer güzelin peşi sıra çiçekçi köşküne girdi. Babasıyla selamlaştı. Uzak kalmalara epeydir alışıktı ama yine de babasına özlemle sarıldı. Esmer güzel, mahcup edasıyla genç efendisini başıyla selamladı. Genç çiçekçi sesini, ağır işiten babasının duyamayacağı kadar alçalttı.

"Güzel;
Sümbüller diyarında sümbüller özlemin kokuyordu,
Bir hüre günah, kölenin aşk çiçeği mavi gözleri,
Günah; geceler yollar boyu özlenen günah."

Esmer güzel, karşısındaki iki dudağın hareketleri bitince o dudakların sahibi genç efendisine "Aç mısınız, sofra hazırlayayım mı?" anlamında el hareketleri yaptı. Vücuduyla ve yüzüyle destekledi. Efendisinin sessizliğini emir telakki etti. Hemen genç efendisine, açlığını bastıracak bir sofra kurdu. Ardından köşkün alt katına, odasına çekildi.

Saçlarına arkadan bağladığı tülbendi çözdü. Saçlarını dağıttı. Belindeki faskayı gevşetti. Göğsünden mendilini çıkarıp ellerini ve yüzünü sildi. Gül ağacının kokusu ellerinden ve yüzünden yine mendiline sindi. Bu sebeple göğsünden hep gül kokusu yayılıyordu. Mintanın kollarını dirseklerine kadar sıvadı. Mendilini bileğine doladı. Sırrı küflenmiş aynasının karşısına geçti. Başını omzuna düşürdü. Saçlarını işvelenerek hür bir genç kız gibi parmaklarıyla taradı. Dudaklarını duyup konuşan insanlar gibi anlamsızca hareket ettirdi. Tek hayalini, aynadaki hür ve konuşan hayali durup seyretti. Şimdi dışarıdaki özgür ve anlatan insanlar gibi görünüyordu. Genç efendisi gibi kendisini karşısına almış anlam veremediği sözler söylüyordu. İki yıldır gül bahçesinde… Ama köle… Köşkün bahçesinden haftada bir panayır yerine gitmek için çıkabiliyordu. Köle olduğunu bilen serserilerin izacına uğramamak için bu kadarlık özgürlüğünü köşkün ihtiyaçlarını karşılayacak yeterde kullanıyordu. Bugün yine panayır yerine gidecekti. Sabah, tabiatı insanoğlundan önce uyandırmıştı. İnsanoğlunun tabiatı uyanmadan panayır yerinin sakinliğinden faydalanmalıydı.

III

Tanrı konseyinin ya da halkın söylediği gibi; kralın adamlarının son üyesi de yerini alınca baş üye girizgâh yaptı. "Yüce Konsey; Muhteşem kralımızın derdine, ne yazıktır ki otacılar deva bulamamaktadır. Öyle görünüyor ki kralımız, tanrımız biz ölümlüleri bırakamamak ile ölümsüzlüğe ulaşmak kararsızlığını yaşamaktadır. Tanrımızın aziz ruhunu ikna etmek zorundayız. Ona daha fazla şükran sunmalıyız. Toplanmamızın amacı bildiğiniz gibi budur."

Konseyin, baş üyeden sonraki en kıdemli üyesi, onun sözünü kaldığı yerden aldı: "Yüce konsey; toplanmamızdan evvel üstadımıza bir önerimi ilettim. Kendileri makul gördüklerini söylediler. Bilinen şükranların her birini kralımızın sağlığı süresince ona sunduk. Bu noktadan sonra bugüne kadarki şükranlarımızla, varlığının bize bağışlanmasını sağlayamayız. Kralımıza kurbanlar sunulmalıdır. Başkaları kralımızın yerine ölmelidir. Batı ülkelerinde amansız hastalıklara yakalananlar için izzetsiz çingeneleri kurban ederler. Bir çingenenin canı ancak bir çingenenin canına, bir çingene olmayanın canı iki çingenenin canına eşdeğerdir. Teklifim; kralımız için en az üç çingenenin derhal bulunup kurban edilmesidir. Önerim sizin için de uygunsa toplanmamız fazla uzun sürmeyecektir." Baş üye söz hakkını geri alarak tekrar konseye yöneldi. "Söyledikleri gibi bu öneri bence makuldür. Bedeli neyse verilip beylerin elindeki çingene serflerin toplanmasını, panayır yerinde tellallar dolaştırılarak halka çingene getirmeleri karşılığında ödül vaat edilmesini oyluyorum…"

IV

Yaverin gözleri, zihninin derinlerinde kalan resimlere dalıp tekrar elindeki şamdana ve çaputa çıkıyordu. Tozunu aldığı şamdanı, şöminenin üzerindeki rafa yerleştirdi. Bir diğerini eline alıp silmeye başladı. İçinde kurulu dönen çarkların dişlilerine demirden bir taş kaçmışçasına gıcırtılar, çınlamalar kulaklarına eza çektiriyordu. Keşke bu çarklar kurulduğu gibi dönseydi. İradesi, arzuları, tüm hürriyeti birilerinin kurduğu çarkların emrindeydi. Yalnızca, içindeki çarkların emrine girmeyi kendisi seçmişti. Ne sıcacık sapmaydı ki emirden, gönlü dilimlenerek ateşe gösterilmiş tereyağı gibi bir çırpıda eridi. Eriyen gönlü, tüm vücuduna yayıldı. Gövdesi eriyip akan gönlünün sıcaklığıyla ısındı. Gönlü, vücuduna dar geldi. Gözlerinden damla damla taşmaya başladı.

Üstadının aniden odaya girmesiyle hızla derinlerden yüzeye çıktı. Yaşlı gözlerini saklayarak üstadını nazikçe temenna etti. Meşguliyetinden doğan telaşla yaverin selamını yüzüne dahi bakmadan alan üstadı, masasına geçti. Yaverden divitleri hazırlamasını ve hokkaya mürekkep koymasını istedi. Konseyin en genç üyesi, (kralın genç adamı) çekmecesinden ilam kâğıdını çıkardı. Aynı sırada yaver, hokkayı üstadının masasına koydu ve ölçü ölçü divitleri hokkanın çevresine intizamla yerleştirdi. Üstadı, çekmeceden çıkardığı rulo ilam kâğıdını terse yuvarlayarak düzeltirken yaverin burun çekmelerini ve hıçkırıklarını gizlediğini fark etti. "Neyin var senin, ağladın mı?"
Yaver, dudaklarına ilk gelen sözcüklerle;
"İyiyim efendim, önemli değil" diyebildi. Sonrasında "Konsey toplantınız nasıl geçti efendim?" diye sordu.
Kralın genç adamı;
"Konsey ilamını yazmam lazım, eki olarak da duyuru metni. Kral için üç çingene kurban edilecek. İyileşmedikçe bir tane daha, bir tane daha… İyileşene kadar…" diyerek yaverin amaçsız sorusunu cevapladı. Diviti hokkaya bandırırken yaverin kendisini dinlemediğini fark etti. Belli ki yaver, kendisini her ne ağlatmışsa; hala oradaydı. Kralın genç adamı yaveri masasının önündeki sandalyeye oturttu; "Zikir, tanrıyla sevişme, tanrıya yakarış, tüm bunlar sende kalmalı. Ağlayacaksan, bu geceye hastır. Bir kişi gözünden bir damla yaş düştüğünü fark ederse, tüm sırrı kaybedersin. O sır ki; senin sahip olduğun tek servettir. Soylu aileni ve ailenin tüm servetini bu sır için terk edip baş tapınağın ve benim yaverim oldun. Bu sırrı da kaybedersen maddedeki müflisliğin mananı da kuşatır." diyerek hafif azara çalan ses tonuyla nasihat etti. Ardından orta ölçekteki diviti tekrar hokkaya bandırıp ilamı yazmaya başladı.

V

Panayırın kurulduğu caddenin bir ucundan bir ucuna kendisini yargılıyordu. "Bir haftadır, gecesinde gündüzünde esmer teni, mavi gözleri, kalabalığın arasında sarmaşık gibi kıvrılarak ilerleyen bedeni vardı. Gözleri panayırda gezinenlerde, ona ait nokta kadar emareleri arıyordu. Ona her benzeyişin ardından "Sen misin?" diye soruyordu. Üstadı, kendisini usandıran tezatlaşmaya en ağır darbeyi vurmuştu. Yaver, gözleriyle bir hafta önce panayır yerinde gördüğü esmer güzeli tararken, kendiyle hesaplaştı. "Onu son gördüğünden beridir, güzellik seni kandırdı. Kandığını biliyorsun. İraden, en sevimli günahları içinde besleyen gönlünü kafesinde tutmaya çalışırken gönlünün berrak karanlığını arzuluyorsun. Kendi iradeni kaybettin bugün. Tıpkı bir hafta önce bugün gibi… Seni iraden yönetmiyor artık. Yoksa rüzgâra kapılmış yaprak gibi panayırın bir o ucuna bir bu ucuna kendi ayaklarınla niye savrulasın." Zihninde uyanan tüm soruları iradesiyle soruyordu. Üstadının ihtiyaçlarını karşılamıştı. İki elindeki torbaların avuçlarında kızartarak, acıtarak oluşturduğu izleri kanıksamış halde esmer güzele bir nazar daha kondurmak için panayırda savrulmaktan da geri duramıyordu. "Seçtiğim hayat bu çeşit güzelliği reddetti. Gönlüm ilk defa seçtiğim hayata isyan etti. Ağladım. Niçin günahın güzele boyandığına ağladım. Üstadım ağlayışımı en yüce hasletten zannetti. O yüce hasletten ağlayış, tüm sırrımı alıp götürecekse ya bugün burada bir nazar için beni oyalayan günah… Günahı ulaşamayacağım uzaklıkta tutamadım. Anlarımdan dakikalarımdan tanrımızın silinmesi bu kadar mı kolaydı. Tanrımız bizi terk etmek üzere ama neyin umarındayım. Tanrı için bıraktığım her şeyi şimdi esmer güzel için de bırakabilecek kadar kararlıyım. Kendimi kandırdım. Üstadım gözyaşlarıma kandı. Her şeyimi feda edebileceğimi göstererek tanrımızı da kandırmaya çalıştım."

Zihninden akıp geçen yargılar, panayırda adımlamasına, gözlerinin esmer güzeli taramasına bir lahzalık dahi engel olamıyordu.

Bir adım, tıpkı ona benziyor. İkinci adım… Ve üçüncüsü… Bu o… Üzerindeki, bir hafta önce giydiği mintan… Yaver bulunduğu noktaya adeta çivilenmişçesine artık ne bir adım ileri ne bir adım geri atabiliyordu. Elindeki torbaları hafifçe iki yanına bıraktı. Esmer güzel, tezgâhları göz ucuyla gezerek ona yaklaşıyordu. Yaver, mahiyetini gözlerinde biriktirmiş ve esmer güzele kilitlenmişti. Yaklaşan her adım, kalbine bir ritim daha ekliyordu. Karşı karşıya geldiklerinde bulunduğu noktaya saplanıp kaldı. Adeta evreni asılı tutan çiviydi. Gözleri hiçbir şey anlatmıyordu. Esmer güzel, akan kalabalıktan her hangi biriymiş gibi geçti gitti. Yaver o ana dair hiçbir şey hissedemedi. Ayakları adımlayamıyor, yüzü çevrilmiyordu. Evren tüm ağırlığını gövdesine saplanan çiviye aktarmıştı. Yalnızca dudaklarıyla mırıldanabiliyordu;

"Güzel;
Saçlarının rengine çalmış, gözlerinde batmış güneş,
Gözlerinde denizler, ellerin sığla yaprakları
Ateş böceğini kandıran, cehennemden kopan ateş..."

Yaver, tüm zamanla birlikte kendisini de donduran anı geçmişe gömdü. Arkasına dönüp bir müddet, esmer güzelin ilerleyişini izledi. Ardından esmer güzelin gidişine, ayaklarına serilmiş gölgesi gibi gidişini bağladı.

VI

Güneş insanoğluna en tepeden bakıyordu. Kral ölüyordu. Alelacele getirilen üç çingenenin önüne konacak üç kâse zehir dışında, krala sunulacak şifa kalmamıştı. Kraliçeyi ölümün ölümsüzlüğü dul bırakacaktı. Kral sıhhatine kavuşacaksa değil üç çingene, tüm ülke kurban edilecek olsa kraliçe razıydı. Halka, yaşam hakkı tanrı kral tarafından verilmişti. Yaşamlarının bir gün kral tarafından alınacağına inanıyorlardı. Bugün kral ölüyordu.

Her üç çingene de birbirlerinin erkek kardeşiydi. Serf olan üç kardeş, beyleri tarafından getirilip saray muhafızlarına teslim edilmişti. Serüvenlerinin bu zindanda biteceğini anlamışlardı. Duyurulardan haberleri yoktu. Sahipsiz çingeneler gibi eziyet görerek öldürüleceklerini zannediyorlardı. Bu yüzdendir ki üç kardeş, yarı çıplak vücutlarıyla birbirlerine sarılıyorlardı. Kendileri için bir diğerinin metanetini soğuruyorlar, tanrılarından acıya dayanabilecek sabrı diliyorlardı.

"Korkmayın" dedi yaver, "korkunuzu hafifletmek için geldim. Sizinle tanrımızın aziz ruhuna dua edeceğiz."

Muhafızlar, hücrenin talaşlı zemininde kıvrılmış üç kardeşin her birinin önüne bir kâse şerbet koydu. Ardından yaver: "İçinizi ferahlatmak için önce tanrıya susayın." dedi. Beraber af dilenmek ve dua etmek için çingeneleri bir araya getirdi. Yaverin elleri, kendilerine üç bakır kâse zehir sunmuştu. Oysa çingeneler, birer şefkat eli diye tuttular. Yaverin gözlerinin içine aynı şefkati dilenircesine baktılar. Yaver de iki elinin arasında demetlenmiş nasırlı elleri aynı şefkati esirgemeden tuttu. Teker teker üçüyle de günahlarına karşı af dilendi. Yaver söyledi, çingeneler tekrarladı. Onlar bilmese de cellâtları olan adamın gözlerinde, yaşam ümidinin parlamasını beklediler. Yaver üçünden de son olarak "kralın, varlığını aciz kullarına bağışlaması için dua etmelerini" istedi. Akabinde hücrelerinden ayrıldı ve çingeneleri bakır kâse içerisindeki şerbetler ile baş başa bıraktı. Demir parmaklıkların sürgülenmesinin ardından, tanrıya susayışlarını gidermek için şerbete gizlenmiş zehri kana kana içtiler.

Yaver, tanrıya kurban göndermenin ve kralı iyileştirecek mucizenin gerçekleşeceğine inanmanın iç huzuru ile zindanın merdivenlerini adımlıyordu. Birden çingenelerin hücresinin karşısında kilitli topal, kendi demir parmaklıklarını gürültüyle sallamaya başladı. Ardından "Ey Lüsifer, ey Lüsifer! Çingeneler öldü! Seni beni tüm askerlerini kutsadılar." diyerek sesini, tüm zindana duyurma azmiyle bağırdı. Yaver, topalın bağırışlarını arkasına alarak zindandan çıktı. Baş tapınağın yolunu tuttu.

Üç fidanı krala, kraldan çok kralcılara kurban etmenin takvası ile vücudu dikilmişti. Kendisi gibi ilahının tapınağına kilitlenen topalın naraları, sırtına hatta ensesine yükleniyor, dikilen vücudunu belinden eğiyordu. Topalın vicdanı bir kez daha yaverin vicdanına kılıç kuşanmıştı. Yaver, üstadının karşısına bu takva ve sırtına yüklenmiş kaya ile çıktı.

"Üç çingene kurban edildiler efendim."

"Bilgiyi derhal otacılara ilet. Kralımızın sağlığındaki iyileşmeyi takip etsinler"

Yaver, baş tapınaktan çıkıp tapınakla aynı bahçedeki saraya girdi ve üstadının emrini yerine getirip tekrar üstadının odasına geri döndü.

Üstadına açılmakla kendi içinde hesaplaşmak kararsızlığını yaşıyordu. Avuçlarını ovuşturmasından çekindiği anlaşılıyordu. Cesaretini toplamaya çabalayarak kitabını okuyan üstadının karşısında bir süre bekledi. Nereden geldiğini anlayamadığı bir cesaretle bir an "efendim" deyiverdi. Üstadı okuduğu son cümleyi tamamlayıp Yaver'e baktı ve devamını bekledi.

"Ben sizi kandırdım."

Kralın genç adamı, elindeki kitabı kapatıp masaya bıraktı: "Anlamadım."

Yaver başı öne eğilmiş ve elleri bağlanmış halde: "Efendim daha doğrusu halime kandınız. Sizi düzeltmeliydim ama düzeltemedim. Bir anlık riyanın tatlı sarhoşluğuna kapıldım." diyerek devam etti.

Kralın genç adamı, yaverin neden bahsettiğine anlam veremeyerek: "Evlat mesele nedir?" dedi.

"Efendim, sabah gözyaşlarımı tanrıya akıttığımı düşündünüz. Gözyaşlarıma şahit olmanızın esrarı öldüreceğini söyleseniz, bana nasihat etseniz de gözyaşlarımı bu sebepten bilmeniz beni hoşnut etti. Size, tanrı için ağladığım intibaını verdim. Hâlbuki gözyaşlarım, kendimize yasakladığımız tüm sevdaların yöneldiği, tanrımızın baki sevdasına değildi. Toprak olacak bir sevda içindi. Bende gözyaşına dönüşen; yalnızca sevda ve bu sevdaya özümün karşı koymaya çalışmasıydı. Sevdanın adandığım hayatı sıkıştırmasına aksülameldi. Öyle bir sıkışma ki hava kabarcığının içinde bulunduğu su testisini adeta parçalamasıydı."

Kralın genç adamı, utancından iki büklüm olmuş, konuşurken titreyen yaverini baştan aşağı süzdü. Yaver'in itirafta bulunması üstadının hiddetini hafifletmedi.

"Birisine mi tutuldun?" dedi sorgularcasına. Yaver kendisine epeyce uzun gelen bir anın sonrasında utanarak "evet efendim" diyebildi.

"Kim?" diye sorgulamaya devam etti üstadı.

"İhtiyar çiçekçinin kölesi efendim."

"İhtiyar çiçekçi de kim?"

"Efendim, valentin gününde en çok onun valentinleri ilgi görür. Bahçesinde ok gibi düzgün valentinler üretilir. Ülkenin dört bir yanına çeşit çeşit çiçekler satar."

Üstadı, ihtiyar çiçekçiyi tanıyamadıysa da bahsettiği valentinleri anımsadı. Artık yarı öfkeli yarı düşünceli soluyordu.

"Bir köleye mi tutuldun?"

Yaver, tutulmaktan daha aşağılıkça tutulmanın hesabını nasıl vereceğini düşünüyordu. "Efendim, geçen hafta bugün panayır yerinde gördüm. İlk kez masumca gözüm deyince; içimden her neye sahipsem aldı ve içime merak getirmeyi doldurdu. O an gözlerimi kaçırdım. Daha sonra erişemeyeceğim uzaklıktan ona bakmanın zararsız olacağı yanılgısına ve ona kapıldım. Bir haftadır ona istekle bakmanın ecrini çekiyorum ve ona ulaşamayacağım uzaklıkta bir hayata sahip olmanın isyanını yaşıyorum. O zaman köle olduğunu bilmiyordum."

Üstadı, bataklıkta çırpınırcasına her izahında daha da batan yaveri süzmeyi bırakıp şaşkınlıkla alnını kaşımaya başladı. Bir yandan yüzünü buruşturup düşünceyle karışık;

"Köle olduğunu nereden öğrendin?" dedi. Yaver; nasıl izah edeceğine bir türlü karar veremedi. En iyisi itiraf etmeye devam etmekti.

"Efendim, bugün panayır yerinde yine onu görmeyi arzuluyordum. Gördüm de… Ama ne yazık ki bugün uzakta kalmakla tatmin olamadım. Efendim, bu sevda beni kuşattı. İçimdeki bendi yıktı. Bu sevdaya kapıldım ve arkasından takip ettim. İhtiyar çiçekçinin köşküne girdi. Peşinden girdim. Çiçek almak bahanesiyle çiçekçi ve genç oğluyla sohbet ettim. Mısırlıymış. Çocuk yaşta Ermeni köle tüccarının eline düşmüş ve onun yanında yetişmiş. İki yıldır da çiçekçiye ve oğluna hizmet ediyormuş. Laf arasında öğrendim."

"Onunla tanışıp konuştun mu?"

"Hayır efendim, yapamadım. Neredeyse onunla ilgili en ufak bir ayrıntı bile beni sarhoş ediyordu. Ama ona erişmeye cesaret edemedim."

Üstadı derin bir nefes aldı ve hiç tutmadan geri verdi. Başını pervasızca sağa sola çevirip sanki mırıldanıyormuş gibi;

"Evlat, işte bu yaptığın sırrı öldürdü." dedi.

"Efendim bu çatıya layık olamadığımı biliyorum. Size açılmamın nedeni beni bu zehirli sarmaşıktan kurtaracak yolu ve bu çatıya affettirecek tövbeyi bana göstermeniz. Bu sabah bana dediğiniz gibi; tüm servetimi, içinde tanrımıza bağlılıktan başka bir meşgalenin olmayacağı hayatıma feda ettim. Ama tanrımıza olan bağlılığım, onun sevdasına feda olmak üzere. Müflis durumdayım."

Yaverin bir cümle daha kurmasına fırsat kalmadan kapı çalındı ve sonrasında açıldı.

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Eylül Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tiklayiniz»


son sayı



ziyaretçi sayısı



ferfir