Mucize Modernleşmenin Sırrı Japon Zihniyeti ve Batı Teknolojisi
Juliboy Eltazarov*
Japonya, teknolojik açıdan dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biridir. Bu ülkeye gelen birisi ilk anda bir Batı ülkesine geldiğini sanır. Ancak, sokaklardaki hiyeroglif yazılar, buranın bir Asya ülkesi olduğunu gösterir. İnsanın ilk edindiği intiba ve etkileşim, her zaman doğru olmayabilir. Japonya'nın bugün ulaştığı ileri seviye, bu ülkenin Batı'yı örnek almasından daha çok, kendi zihniyetine ve geleneklerine bağlı kalması sayesinde gerçekleşmiştir. Bu durumun çoğu kere gözden kaçırıldığını söylemeliyiz. Japonya'dan sonra Güney Kore, Taywan, Singapur, Malezya ve en sonunda komünist Çin bile modernleşmenin "Japon usulünü" kullandılar ve başarılı oldular. Güneydoğu Asya, dünya ekonomisinin Amerika'dan sonraki ikinci merkezi hâline geldi. Birinci sıraya yükselme yolunda olduğu da açıkça görülüyor.
Japonya'nın geleneksel Asya toplumu düzeyinden, 130 sene içinde dünyanın en gelişmiş ülkesi durumuna gelişini toplumbilimciler farklı şekillerde yorumlamışlardır. Bu yorumları bir kenara bırakıp şunu söylemeliyiz: Japonların ülkelerini modernleştirmedeki büyük başarısı, kendilerine ilke edindikleri "Japon zihniyeti + Batı teknolojisi" sloganında saklı idi.
19. yüzyılda bağımsızlığını koruyan birkaç Asya ülkesi için "çağdaşlaşma" veya "sömürge olma" dışında seçenek kalmamış gibiydi. Bundan dolayı Asya'nın en Doğusundaki Japonya'yla en Batısındaki Osmanlı, hemen hemen aynı dönemde modernleşme sürecine girdi. Bu sömürge olmaktan kurtulmanın en etkili yolu idi.
Osmanlı'da modernleşme, bildiğimiz gibi 1839 yılında kabul edilmiş olan Gülhane Hatt-ı Hümayun'u ile başlamıştır. Aynı süreç Japonya'da ise imparator Mutsuhito'nun?1868'den itibaren uyguladığı "Meiji Sushin" (Aydınlık Yönetim) platformuna oturtulan "Japon kimliği ve Batı teknolojisi" şiarıyla kendini göstermiştir.
Japonya'da "Aydınlıklı Yönetim" platformunun başlattığı iyileştirme döneminde Osmanlı, Batı uygarlığını aynen alarak batılı olacağını sandı. Bu kuru ve anlamsız bir heves demekti. Osmanlıdaki Batılılaşma ile Japonya'daki modernleşme hareketinin bazı benzer tarafları var. Bu reformların sonucu olarak bugün iki ülkenin geldiği müreffeh duruma bakacak olursak, teknolojik ve ekonomik gelişme bakımından Batılılaşmanın Japon modeli daha çekici görünüyor.
Peki, neydi o "Japon zihniyeti ve Batı teknolojisi" anlayışının sırrı? İmparator Mutsuhito ile başlayan ve onun ölümünden (1912) sonra yeni nesil politikacılar tarafından iki ayrı dönemde devam ettirilen (1912-1945/1945-1980) ve büyük başarıyla sonuçlanan Japon yenilenme hareketinin birinci döneminin (1868-1912) neticelerine hayranlık duyan ünlü Hint yazarı Rabindranath Tagore, 1917 yılında bunu şu ifadelerle dile getirmişti: "Ben Japonya'nın bugünkü müreffeh düzeye, Batıyı taklit ederek geldiğine inanmıyorum… Japonya Batı'dan sadece erzak aldı, biz ise (Hindistan - J.E.) Batı'nın sadece makinelerini alıyoruz. Onları deniyor ve bir süre sonra hangarlara kaldırıyoruz, ev ve tapınaklarımıza ise asla sokmuyoruz."
14 yaşında Japon tahtına oturan ve hemen reformlara başlayan imparator Mutsuhito, tıpkı Osmanlıdaki ıslahatçı padişahlar (II. Mahmud, Sultan Abdülhamit) ve Rusya'dakı Deli Petro gibi, Batının her şeyini hiç eleştirmeden kabul etti. Ezcümle, 1872 yılından itibaren ordu önce Fransız, sonra Prusya usulüyle, deniz kuvvetleri ve nakliye, İngiliz usulüyle organize edilmiş, eğitim sistemi Amerikan, tip (sağlık) sistemi Alman usulüne göre düzenlenmişti.
On binlerce devlet memuru ve genç, Avrupa ve Amerika'ya eğitilmek ve iş öğrenmek için gönderilmiş, ülkeye 12 binden fazla uzman davet edilmiş, bu insanlar, devlet kuruluşları ve özel sektörün tüm alanlarında danışmanlık "Meiji Sushin" reformlarını uygulamaya başlayan ve başarılı olan İmparator Mutsuhito yapmıştır. Japonlar ise sigara ve içki gibi Batı kültürü meyvelerine alışmış, Avrupa usulü giysiler, Japon kimonolarının yerini almaya başlamıştır.
Japonya'da, ıslahat hareketleriyle birlikte başlayan ayaklanma ve isyanlar, "Batı'dan alınan yasaların, sosyal kuruluşların ve teknolojinin Japon milletinin örf âdetlerine uyup uymadığı" konusunda Japon reformcuları ciddi düşündürmüştür. Reformcular, isyanları her ne kadar acımasızca bastırmışsa da Japon geleneklerine uymayan Batı sistemlerini kendi geleneklerine uydurmaktan geri durmamışlardır. En önemlisi Batı'nın hazır teknolojisini veya Batı yapımı ürünleri alıp işletmek gibi kolay ve çekici bir yol varken, Japonlar bu yolu tercih etmemiş ve aldıkları teknolojiyi daha kaliteli ve ileri bir düzeyde dünyaya pazarlayabilmişlerdir. İhracata yönelik ekonomi dediğimiz bu yol, Türkiye'de 1980'lerden sonra uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye'nin bugün elde ettiği ekonomik başarıların temelinde, bu tarihten 70-80 yıl önce Japon ekonomistlerin ortaya koyduğu başarılar vardır.
Reformcuların seçtiği bu taktik ve strateji sayesinde Japonya, bugün bile hâlâ geleneksel bir toplum olarak Batı uygarlığının etkisinden uzak kalabilmektedir. Yine bu anlayış sayesinde Japonya, 1905 yılındaki Rus-Japon savaşında 200 yıllık Batı yanlısı ıslahata sahip olan Rusya'yı savaşta yenmiş ve dünya ile hesaplaşır hâle gelmiştir. Güçlü bir Asya devleti olan Çin ise, çağa ayak uyduramadığı için 19. yüzyıldaki "Afyon savaşlarından" ta 1949 yılına kadar Batı karşısında sürekli yenilgi yaşamıştır. Geçmişteki bu hatalar, Çin toplumuna pahalıya mal olmuştur. Kocaman Çin, Japonya'nın bundan 100-120 yıl önce yaptığı reformları bugün hâlâ yapamamıştır. Japonların bundan bir asır önce ürettiği teknolojiyi bugün bile yakalayamayan Çin, bu açığını mal üretimiyle kapatmaya çalışmaktadır.
Japon reformcuları Batıdan alınacak her yeniliğin, öncelikle Batı uygarlığının ürünü olduğunu iyi biliyorlardı. Bu yenilikleri, kontrolsüzce almanın büyük sakıncalar doğuracağını zamanında fark ettiler. Bundan dolayı Japonya, hiçbir zaman Kore, Pakistan ve Türkiye gibi gerilimli ve sancılı dönemler yaşamadı. Mesela, Japonya Batı'dan demokrasiyi alırken kendi değerlerine uydurarak aldı. Demokrasiyi aldı ama onun bireysel (individualism) yanına itibar etmedi. Çünkü bireysellik, Batı'nın tipik ve karakteristik bir özelliği idi. Japon toplumu bu özellik yerine, Asya toplumunun karakteristik kolektivizmi tercih etmiştir. Bu anlayış sayesinde Japonya'da bugün dev şirketler, yönetim kurulu başkanından en alttaki işçisine kadar bir vücudun organları gibi uyumla iş görmektedirler. Ancak ülkenin 19. yy'ın sonlarında ve 20. yy'ın başlarındaki ekonomik, siyasi ve askeri başarıları, milli gururu ve Japon şovenizminı tetiklemiş, bu durum Japonya'nın, Almanlarla müttefik olarak II. Dünya savaşına girmesine, Çin, Kore ve Güneydoğu Asya ülkelerini işgal etmesine yol açmıştır.
Japonya, Batı uygarlığına ait herhangi bir ürünü alırken onun kendi milli değerlerine ve ülke gerçeklerine uyup uymadığını incelemiş, bunun sonunda milli mantalitesini ve kültürünü zenginleştirmiştir. Diğer taraftan ülkenin kan damarlarını oluşturan İmparatorluk hâkimiyeti, din, dil, yazı gibi öteden beri devam ede gelen değerlere dokunulmamiş, bu değerler toplumun gelişmesine hizmet ettirilmiştir. Japonya'nın maddi medeniyeti, günlük hayatı değişmiş, ama milletin manevi hayatını ayakta tutan değerler yerinde kalmış sarsılmamıştır. Japonya dünyada en üst teknolojileri üreten ve yaşam düzeyi en yüksek ülke durumuna gelince bu durumun doğurduğu hassasiyetlerden dolayı Japonların manevi dünyası daha çok zenginleşmiştir.
Dün Batıdan her alanda herşeyi alan Japonya, son 50 senedir dunya nauhau teknolojisinin moda üreten ülkesi, Batının ve üçünçü dünya memleketlerinin önemli donor ülkesi haline gelmiştir. Japon dili, kültürü, sanatı ve bilimi dünyada lider durumuna ulaşmış. Dünyayı hayrette bırakan bu teknolojik aletlerin dili Japoncadır. Japonya'da İngilizce yaygın değil, eğitim dili ise Japoncadır. Japoncanın, Japon adalarının dışında yaygın bir dil olmadığını hatırlayacak olursak, bu dildeki bir teknolojik aletin başka ülke piyasalarına pazarlanması birkaç yıl alacaktır. Bu arada Japonya'da yeni kuşak teknolojinin ortaya çıkacağı da açıktır.
Japonya'nın geleneksel dini olan Sıntoizm 1950li yıllara kadar devletin korumasında idi. Japonya'yı 1954 yılına kadar yöneten Amerika okupasyon yönetiminin baskısı altında Şintoizm, devletten ayrılmış, Japonya artık laik ülkeye dönüştürülmüştür. Türklerin eski "Kök Tanrı" dinine benzeyen Şintoizm'de, Tanrı'yı, vatanı sevme ve atalara hürmet duygusu önemli bir yer tutar. Japonya'da Şintoizm, imparatorluk hâkimiyeti kadar toplumu birleştirici bir etkiye sahiptir.
Japonya'ya İslamiyet'i ilk defa götürenler, her ne kadar Endonezyalı Müslümanlarsa da, burada İslamiyet'in yayılması, Rusya'daki komünist ihtilalinden kaçıp gelen Tatar Türkleriyle gerçekleşmiştir. Tatarlar ilk olarak Kobe ve Tokyo'da cami açmışlardır. II. Dünya savaşından sonra Japonya'ya Güney Asya'dan gelen Müslümanlar çoğalmıştır. Şu anda Japonya'daki Müslümanların sayısı 60 bini geçmiş durumdadır.
Gerek Asya ülkeleri gerekse Afrika ülkeleri olsun, liberal demokrasi ve liberal piyasa ekonomisi gibi tüm dünyada geçerli olan kavramları reddedemez. Bununla beraber, gelişmekte olan ülkeler için başarılı ve ağrısız Japonya modeli önem arz etmektedir. Bu modeli esas alan ülkeler birçok devlet gibi "dene-hata yap-düzelt" gibi durumlar yaşamayacaklardır. Aksi hâlde reform ve demokratikleşme süreci, Türkiye'de ve Rusya'da olduğu gibi yıllarca sürebilir.


