Hüseyin Atlansoy ve "İyi Günler İleride Anneanne" Şiiri Üzerine Bir Deneme
Hatice Uzun
Şairlerin çocukluk zamanlarıyla akrabalıkları bir ömür hiç bitmez. Her geçen saniye, hayatlarına eklenen her dakika, onların çocukluklarıyla aralarındaki saydam ipliği gittikçe kalınlaştırır. Şair, çocuk olur; çocuk, şair olur kimi zaman. İpin ucundaki çocuk, gözleriyle bakarken, şair onun baktığını, şiir olur görür. Yüksek perdeden okunan ışıltılı sözlere kulak tıkayan şair, ipin ucundaki çocuğun eline verir kalemini. Nihayetinde aralarındaki karbon kâğıdı çekilir, şairin şiir makamındaki sözleri kalır geriye.
Hüseyin Atlansoy'un şiir evreni bana şairle çocuk arasındaki kadim bağı hatırlattı. Geniş planda onun poetikasından yola çıkarak, dar ölçekte "İyi Günler İlerde Anneanne" şiirini esas alarak bir deneme yazmaya çalışacağız. Elbette şairin söylediğiyle okurun anladığı kimi zaman farklı yollardan dönüp dolaşıp buluşacak.
Hüseyin Atlansoy, seksen kuşağının en delikanlı şairlerinden birisi olarak anılıyor. Başlangıçta muhalif ve keskin çizgilerle ilerleyen şiir serüveni, ergenliğini tamamladıktan sonra, hırçın tavrının yerini ironiye bırakıyor. Kimi zaman okuru şaşırtıyor, kimi zaman arkasına sakladığı hançeriyle korkutuyor. Hüseyin Atlansoy, kendisini her zaman ve her yerde kızılderili olarak tanımlıyor. Yaşadığı yalnızlık, toprakları sonradan keşfedilen beyaz insanlarca kızıl olarak nitelendirilenlerden farklı bir yalnızlık değil. Zenci olmak ve esmer olmak da onun poetikasında, bu yalnızlığın diğer göstergelerinden.
Yere düşen inci kolyenin tanelerini toplama çabasına denk gelen seksen kuşağının röntgeni, Atlansoy'un şiirinde tüm damarlarıyla görünüyor. Şehirleşme olgusuyla girdiği kalıba sığamayan insanımızın genişleme ya da girdiği kalıba dar gelenlerin incelme çabalarıyla sonuç olarak, milletçe acı çekerek bize dikilen elbiseye girme gayretlerimiz, onun şiirinin ana temalarını oluşturuyor. Atlansoy'un şiiri, "Siz benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız." diye başlayan peygambervari duyuşun, bir şehrin ortasına düşmüş yankısını dillendiriyor. İslami duyarlılığı onun, kimi zaman zenci kimi zaman kızılderili olarak farklılaştırılmasına bir gerekçe oluyor. İçindeki çekirdekten ayrı bir kabuk öremez şairimiz ve şiirindeki isyanlar kimi zaman bir çığlık olur yükselir.
"İyi Günler İlerde Anneanne" şiiri ilk okuyuşta, soğuk duş etkisi bırakan bir şiir oldu benim için. Her kelimesiyle, ruhuma acımasızca oklar fırlattı. Yaşadığımız modernizm dedikodusuna karşı uzaklardan gelen bir çığlık gibiydi şairin sesi. Bu çığlık, benim de içime ördüğüm duvarlarda yankı buldu diyebilirim. Anneannesini hayal meyal hatırlayan birisi olarak bu şiiri okumak; beni, anneannemin dizlerine başımı koyarak ondan masal dinleme hayaline daha bir müştak kıldı. "Şairdir, dolayısıyla mazur görülebilir; nitekim şiirinde de yalnızları oynamaktadır." diyerek, kendimi teselli edip ben de bu şiirden hissemi aldım.
Şiirin bütününe baktığımızda Atlansoy, zıtlıkların kışkırtıcılığını, beyaz üzerine yerleştirdiği siyah resmin karalığıyla tüm dikkatlerimize sunmuş. Şiirde en çok çarpıcı gelen, anneannesine iyi günlerin ilerde olduğunu söyleyen şairin konumu oldu. Benim hayalimde cızırtılı bir televizyondan izlediğim siyah beyaz bir filmin kahramanı kadar ancak hatırlayabildiğim anneannem, kendisine iyi günlerin müjdesini vereceğim değil, onun bana bu teselliyi vereceğini düşündüğüm bir karakter. Bu zamana dair tüm sıkıntılarımı, dertlerimi onun bir okus pokus hareketiyle, hepsini iyi zaman düşlerine dönüştürebileceğine inandığım, beni en çok şaşırtan sihirbaz canlanıyor gözlerimde. Atlansoy'un şiirinde roller değiştirilmiş ve bu tezat şiirin tümüne hâkim oluyor.
iyi günler ilerde anneanne
iyi günler ilerde
bense yirmi dört saatlik
günlerdeyim anneanne
Şiirin ilk bölümünde, yirmi dört saatlik günler ve iyi günler karşıtlığı yer alıyor. Modern insan, zamanı tıpkı para gibi sayarak kullanır. Daha çoğuna sahip olma hırsıyla, bereketini de kaçırır. Şair yine de, gelecek günlerin iyi olacağı umuduyla anneannesini teselli etmeyi seçiyor. Anneannesi belki de bu zamana ait değildir, vefat etmiş olabilir…
rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
ne de bir gül düşüyor dalından
sen böyle istersin bilirim
gülümseyerek anneanne
Şairin rüyalarında kıyametler kopar, rüyalarındaki ağaçların dallarından güller düşer. Rüyalar bile artık bozguna uğramış gibidir, bir savaş alanından farksızdır.
oysa ne sarışın kızlar
göz kırpıyor esmer delikanlılara
ne de ortadoğu
bir gül bahçesi oluyor
yine de iyi günler
ilerde anneanne
esmerliğimiz
kıyamet herkese
Şiirdeki bir diğer tezat da sarışın kız ve esmer delikanlı tezatıdır. Atlansoy'un şiirinde esmer olmak, bir yazgı gibidir. Bir kabullenişin simgesidir. Atlansoy, insanların esmerliğimize aldandığını söyler . Gündüzü örten gece gibi, esmerliğimiz de bizim örtümüzdür. Siyah rengini, "acının seyreltilmiş hâli" kabul eder. Şair, Körfez savaşı yıllarının bir izdüşümü olarak Ortadoğu sorununa da bir dokundurmada bulunuyor.
hâlime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız
ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.
Şair, şiirin bu bölümünde anneannesinden, onun hâline bakıp da üzülmemesini istiyor. Böyle bir dünyada şair olmak, en zor iştir. Hayalinde süpermarket açabileceğini, dayısıyla birlikte iş kuracaklarını sıralıyor. Bu arada bir Muzaffer ismi zikrediliyor. Günümüzde kullanılmayan isimlerden, dedelerimizden yadigâr bir isim Muzaffer. Şair, eski yeni çatışmasına da bir dokunuş da süpermarket açan Muzaffer figürüyle yapıyor. Muzaffer yani zaferi elde eden kişi, modern dünyaya karşı hayatın oyunlarını onun kurallarıyla oynamayı kabul etmiş kişidir. Şair, bu ismi bilinçli bir tavırla seçmiştir. Muzaffer kasada durur, dandy, pop-corn ve kalve çorba satar. Güçlünün haklı olduğu bir düzenin ürünlerini, onların istediği bir şekilde pazarlar. Veresiye defteri kullanmak, anneannesinin devrinde kalmıştır. Muzaffer gülümsemektedir, içine düştüğü resmin nasıl göründüğünden haberi yoktur.
kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya
mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa
Maddi değerlerin hâkim olduğu düzen, pençelerini, tutumlu, israfı sevmeyen kanaatkâr olmayı bir yaşam felsefesi hâline getiren anneannesinin ellerine de batırmaya çalışmaktadır. Şair "Amerika, Fransa, Mançurya için kahrolsun diyeceğiz, ama neden dediğimizi bilmeden" diyerek, yine bir tezat oluşturmuş. Batı tarzı bir hayatı benimseyerek, onlardan kopyaladığı süpermarketinde, yine onlardan kopyaladığı ürünleri satan Muzaffer aynı kişidir. Şair, sorgulamadan, genel geçer kabullere göre sürdürülen hayatlara isyan ediyor.
anneanne, müzmin
başağrılarım artıyor
işte yaşamak bu deyip dostlar
müttefiklere gülümsediğinde
anneanne, ah anneanne
çıkış yok ve bu tereke
rahmetli dedemin yüreğinden
daha eski bir mesele
Şiirin sonlarına doğru artık, şairimiz karamsar bir ruh hâline bürünmüştür. Hastalığı depreşir, baş ağrıları artar. Modern hayat belki de onu migren yapmıştır. Anneannesinin yaşamın tüm kargaşasını bir tebessümle çözen ilacına muhtaçtır Şair, düştüğümüz insanlık bunalımının artık bir bataklığa saplandığından emindir. Rahmetli dedemin yüreğinden daha derin bir mesele diyor bu sorun için. Bu sorun, bize ilk insandan kalma, madden var oluşumuzla yaşıt. Hz. Âdem'in çocukları Habil ve Kabil de dünyalık bir mesele için düşmemiş miydi birbirine?
yüreğimiz bölüştürülemez
iyi günler ilerde
sade ekmeği bildiğimiz
günler geçmişte
ve güzeldi anneanne
şimdi ekmek dile gelse
boğazımızdan geçişine
utandığını söylerdi
Artık omuzları çökmüş, başını iki ellerinin arasına alıp, umutsuzluk rüyaları görmeye başlamış bir şair görüyoruz. Sadece ekmek için bile şükredilen geçmiş zaman günleriyle, tezat tablosunu tamamlayan bugünün insanları, ekmeği bile kendilerinden utandırırlar. Ekmeğin şahitliğinde bir serüvendir bizimkisi.
iyi günler yok!
iyi günler yok anneanne
kıyamet bize
kıyamet bize
kıyamet bize
kıyam/et bize
İyi günler çok uzakta diyen şair, artık anneannesine çizdiği o mutlu gelecek resminden vazgeçmiştir. Hatırladığı dünya, ona, bu resmin çizilmesinin ne kadar zor olduğunu da hatırlatmıştır. Artık şairin çığlık atma zamanıdır. "Kıyamet bize" diyerek, son süratle yol alan bu batık geminin sonunu haykırır. İnsanlığın aradığı ilacın, onun büyükannesine has, o sakin, huzurlu ve saf ruhta olduğuna inanır. Uzaklardaki anneannesinden bize kıyam etmesini ister, şöyle uzaktan da olsa bakmasını… Bizlerden birisi olarak, kendisi de bu oyunun bir yaramaz çocuğu olan şair, kimi zaman çıkıyor bu tablodan sesleniyor bize. Kimi zaman de en içimize batırıyor oklarını. Eminim ki o da, benim gibi anneannesinin dizlerinde masal dinleme hayalleri olan bir çocuk hâlâ. Beklediği güzel günlerin de o masallarda kaldığını biliyor.

