İnsan Kendini Yazar
Ahmet Albayrak
Yeryüzünde, düşündüğünü ve hissettiğini yazma yeteneği sadece insana bahşedilmiştir. Yazmak nasıl uzun soluklu bir serüven ise insanın kendi varlığı da bir o kadar muammadır. Sır dünyaları içinde seyreden insanın bizatihi kendisi de sırdır. Bu yönüyle yazmak, yazarın kendi dünyasını deşifre etmesi demektir. Ancak bu yazma sürecinde insanın iradî yönünün hangi oranda olduğu tartışmalıdır. Acaba insan sadece belli bir birikimden sonra kalbinden veya zihninden taşan sızıntıları mı yazıyor veya insan yazarken zihnî anlamda elde ettiği birikiminin ötesinde kalbî anlamda derin potansiyellerini mi kullanmaya başlıyor?
Bu soruların cevapları, insanın kendisini tanıması ve sonrasında da kendi sınırlarını aşması sürecinde belirginleşmeye başlayacaktır. Kendini tanıma sürecinin kişiye özgü tecrübeler sonucu gelişeceğini düşünürsek, söz konusu cevapların da insanın kendi iç dünyasına kıvrılabilmesi ölçüsünde netlik kazanabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü kendini aşmak, zaman ve mekân kayıtlarının ötesinde sonsuzluğu yaşamak demektir. Bir kişi ideali ve inancı uğruna divane olmuşsa, ilahi ve uhrevi sınırların ötesinde sınır tanımaz bir şekilde coşmakta ve bu duyguyu kendi dünyasında yaşamaktadır.
Bu yönüyle gerçek yazar, kutsî kaynaktan gelecek olan veya kendi derunundaki ontolojik bilginin neşet etmesiyle manevi ilimleri idrak edebilen, bu ilimleri kalbinde barındırabilen, onları analiz ve sentez yoluyla dünyevi formlara dökebilen kişidir. Yazının veya eserin oluşum sürecinde, mutlak kaynaktan gelen ilahî boyut, dedüksiyon yani tümdengelim tarzıyla aktarılırken, yazarın kalp ve akıl birlikteliğiyle formel düzeydeki çabası, endüksiyon yani tümevarım tarzında olmaktadır. İnsanın kendisini keşfetmesinin pek çok yolları vardır. Yazı yazmak da bu yollardan biridir. "Küp içindekini sızdırır" misali insan da kendi kalbinden neşet edenlerle yüzleşmektedir. Yazılanları okumak ise yazan insanları tanımak demektir. Aslında bakış açımızı biraz daha genişletirsek, yazılanlar bir veya birkaç insanın değil, insanlığın ortak hikmet ve irfanının tezahürüdür.
Fîhî Mâfih isimli eserde "İnsan, güneş ışığında görülebilen bir toz zerresi kadardır." diye ifade edilir. Ancak bu zerrenin taşıdığı muhteşem yükü tahayyül edebiliyor musunuz? Zerrede bulunan latif özlerden dolayı insanı keşfetmenin evreni keşfetmek olduğunu söyleyebiliriz. Evet, evrenden insana yol vardır ama insandan kâinata açılmak, zaman kaybımızı önleyici en kestirme yoldur. Mevlana Hazretleri de bu gerçeği şöyle anlatır:
"Kâmil insan, bir zerre içine gizlenmiş bir güneştir; o zerre, ansızın ağzını açar. Böyle bir can nasıl olur da bu tene, bu bedene lâyık olur? Ey ten, ey beden! Aklını başına al; kendinin ne olduğunu bil de, gerçek cana lâyık olmaya gayret et; bu hayvanî ruhtan vazgeç! Ey canın evi olan beden! Yeter artık; deniz hiç bir su tulumuna sığabilir mi? Ey gönlünde binlerce Cebrail bulunan kâmil insan; senin denizsiz görünen bedeninde Mesihler gizlenmiştir. İnsan topraktan yaratıldı ama göründüğü gibi bir suretten, bir gölge varlıktan ibaret değildir. Gözlerini ovuştur da iyi bak; onda celâl nuru, ilahî nur parlamada, göz kamaştırmadadır." (Mesnevî, c. 6, 4580-4584, 4588. beyitler)
"Nefsini bilen Rabbini bilir" kutsi sözü de bu gerçeğe işaret etmiyor mu? Nefsimizi bilmek, yedi kademede onun safiyetini, özünü idrak edebilmekle mümkün… Nefsin özünden nice farklı âlemlere açılan kapılar ve yollar vardır. İnsanı, uzay aracına ihtiyaç olmadan evrenin derinliklerine götüren yollar… Salih ve muhlis insanı rabbine götüren yollar… İşte bütün bu yolların başı olan kavşak ise, kalbimizdeki ilahî esintilerdir.
İlahi esintileri duyabilmemiz için, Bediüzzaman Hazretleri'nin de belirttiği gibi, önce kulağımız iman nuruyla aydınlanmalıdır. Kulak iman nuruyla ışıklandığı vakit, kâinattan gelen pek çok güzel sesleri işitir. Her varlığın kendi hal diliyle çıkardığı sesleri, zikirleri, tespihleri anlar. Hatta bu iman nuru sayesinde rüzgârın eserek çıkardığı sesler, bulutların çarpışmasından çıkan gök gürlemeleri, deniz dalgalarının çırpınışları, yağmurun şıpırtıları, kuşların cıvıldaşması, ağaçların hışırtısının her birisi birer "rabbani kelam ve ulvi tespih" haline gelir ve kulak bunlarla aydınlanır.
Böylece kâinat, ilâhî bir musiki dairesine dönüşür. Türlü türlü sesler, çeşit çeşit terennümler, kalplere ulvî bir hüzün, rabbani bir aşk verir, onu nurlu âlemlere götürür… (İşaratü'l-İcaz, s. 77-78)
İşte böyle bir kalbin sahibinin yazdıkları, kendisindeki ilahi özden zuhura gelenler değil midir? Ruhlarımızda derin izler bırakan eserlere baktığımızda bu metafizik ruhun ilmek ilmek işlendiğini görürüz. Söz konusu metafizik ise aynı zamanda fiziğin içinde olan, yani gölge değil gerçek olan asıl âlemin ruhlarımızdaki esintileridir. Bundan dolayıdır ki, yazdıklarımızın ne kadarının kendi zihnî algılamamıza bağlı olduğunu düşünmeliyiz. Yazar ancak, bir mum gibi kendisini, yazdığı eserlerinde kendisi olmak uğruna tüketebilirse o ölçüde her çağ insanını aydınlatarak ölümsüzleşebilecektir.


