Heykelli Park
Hüdayi Can
Giriş
1.
Yazmaya bahane arıyordum. Karşıma o heykeller çıktı. Heykeltıraşların ağır, metal kalemleriyle yaptığını ben bir kurşun kalemle ya da bilgisayar tuşlarına vurarak yapacaktım. O aklından geçenleri, kalbinden geçenleri taşı yontarak görünür kılmıştı. Ben, kelime libasına sokarak içimden geçenleri, lüzumlu lüzumsuz duygu ve düşüncelerimi dondurmak istiyordum. Peki bu heykelleri ne kadar anlayabilir, ne kadar anlatabilirdim? Hiç önemli değil. "Fasılda asıl aranmaz" dendiği gibi, bahaneye takılmamak lazım.
2.
"Heykelli park"ı yazmak ne zamandır aklımdaydı. Başlamak zor oldu. Metot nasıl olacaktı önce, sonra metinler neye benzemeliydi. Esasa dair daha bir sürü soru yazmama engel oluyordu. Parka oturup yazmayı düşünüyordum bir ara, sonra fotoğraflar üzerinde fikir yürütmenin de yeteceğini düşündüm. Metinler şiir mi olmalıydı, hikaye mi, günlük mü... İşte şimdi bütün bu soruları bir yana bırakıp 2007 ekim sonunda dosyaya başladım. Bakalım ne olacak?
Günlüğüme baktım "heykel" kelimesini arayarak. En az iki kere bu dosyadan bahsetmişim. 2004'te iki üç yıldır dediğime göre, demek ki asrın başından beri kafamı kurcalamış bu müstakbel metinler. İyi kötü yazıp kurtulayım bari. Başımdan atayım.
3.
Heykeller
Bir asırdır
Üç asırdır
Yedi asırdır
Taşa dönmüş duygular
Duygular taş kesilmiş
Heykeller olmuş
Duyuşlar taş kesilmiş
Biz heykelleriz Türkistan'da
Biz heykelleriz Rus pazarında
Parkta, sergide,
Kırk yıl oldu el pençe divan
Kırk yıl oldu heykelleriz
Rus pazarında, parkta, sergide,
Kimse bakmaz yüzümüze
Taşa döndük.
I.
İhtiyar ve Kitap
1.
Onu ilk gördüğümde bu ihtiyarın kitabın neresinde olduğunu, bu kitabın ihtiyarın neresinde olduğunu sordum kendime. Kim kimin içinde, ne neyin üstündeydi gerçekte? Oturmuş kitap okuyordu. Yıllardır aynı kitabı okuyor olmalıydı. İhtiyar kitabı okudukça küçülmüş, derlenip toparlanmış, deve tüyünden bir yumak gibi kitaba sarılmıştı. Kitapsa okundukça büyümüş, kocaman bir kucak olup ihtiyarı kucaklamıştı. İhtiyarın kocaman iki eli kitabın iki büyük sayfasını neredeyse tamamen kapatıyordu. Kim bilir ne zamandır aynı sayfalara eğilmiş, aynı satırları okuyordu. Sonsuz bir istiğrak içinde donmuş gibiydi bir bakıma, belki de o satırlar alıp onu başka yerlere götürmüştü. Eğildiği kitaba eklenmiş sakalıyla, hep aynı satırlara kilitlendiği için donmuş da taşa dönmüş, yıllar yılı taşı yosun tutmuş gibiydi. İhtiyarın ne boynu vardı ne ayakları. Boynu yoktu. Onun için boyun eğmesi de başkaldırması da söz konusu olamazdı. Ayakları yoktu. Yürüyüp gidemezdi hiç bir yere. Ancak okuyup gidebilirdi. Ama okumaktan yorulmuş, durduğu yerde çakılıp kalmıştı işte. Okuya okuya içinde büyüttüğü, okurken içinde kaybolduğu kitap kucağında, bir setin üzerinde, bağdaş kurmuş vaziyette öylece kalakalmıştı.
Bu ihtiyarın bir gençliği olmuş olamazdı. Çocukken kocamış olmalıydı. Olduysa da çok uzak zamanlarda kalmıştı gençliği. Hayat spiralinde başa yaklaşmış, yumruk kadar bir çocuk haline gelmişti belki. Bu yok dediren boynun sahibini, bu kitabın, gövdenin ve ellerin altında yok olan ayakların sahibini ava giderken, yer bellerken, tırpan sallarken göz önüne getirmek çok zordu.
Onu daldığı bu derin rüyadan çekip çıkarmak mümkün değildi ya, farzımuhal bunu başarabilseydi de biri sorsaydı, gençliğini kendi de hatırlayamazdı. Ne bu elleri çiçek toplayan narin ellerdi artık, ne bu yosunlanmış sakalı her gün özenle taradığı, güzel molla sakalıydı. Dinlenebileceği, içini dinleyebileceği bir huzur köşesi kalmayınca hayatında, bir zamanlar soğuk bir medrese hücresinde kalırken hocasının nasıl sıkılmadan okuduğunu anlayamadığı bu kalın kitaba sığınmıştı.
Kitabı onun eviydi artık. Kalbi o kitabın eviydi.
Günler ve geceler boyu, aylar ve mevsimler boyu aynı setin üstünde aynı pozisyonda kıpırdamadan oturuyordu.
O kitabına kapanıyordu, kitabı ona kapanıyordu.
2.
Bu heykeli yapan adamın N. Sarıhanov'un "Kitap" hikayesini okuduğunu sanmıyorum. Ama anlamak için "Kitap"ı okumak gerektiğini düşünüyorum. Peki yeter mi? Yetmez. Hüdayi'nin "Zavallı Kitabım" adlı hikayesini de okumalı. Sonra Cemil Meriç'in kitap ve akrabalık üzerine söylediklerinden haberdar olmak lazım.
3.
Yok, yok. Lazım değil. Burada aynı kitap üzerine eğilenlerin akrabalığı değil, kitapla üzerine eğilenin akrabalığı söz konusu. Aynı kitaba eğilenlerin akrabalığı, aynı vatanı sevenlerin akrabalığı gibidir. Bir kitapla üzerine eğilenin akrabalığı ise daha özel bir paylaşımdır. İnsan bedeninin doğup doyduğu memleketin toprağından yaratılması gibi, insanın ruhî dünyası da bir bakıma okuduklarından yaratılır. Bir kitabın üzerine eğilip o kitabı manevî varlığının bir parçası eden insan o kitapla tekrar yaratılmış olurken, o kitap da o insanın ruhunda tekrar dirilmiş olur. Kütüphane raflarında okunmayı bekleyen kitaplar yüzlerce asırdır İsrafil sûrunu bekleyen ölüler gibidir. Ölüler nasıl öldülerse öyle dirilirler. Kitaplar da -eğer hayra istidatları varsa - kendilerini dirilteni diriltirler. İstidatları hayra da olsa şerre de olsa kendilerini diriltende dirilecekleri ise şüphesizdir. Evet, bu böyledir.
4.
Bir zamanlar bir ihtiyar tanımıştım. Ömür defterinin geçen sayfalarını tekrar tekrar okuyordu. Öyle ki kendi hayat hikayesini okuya okuya eskitmişti. Gün geldi, kendine karşı geliştirdiği bu güzel bakışla büyüttüğü hikayesini taşımakta zorlanır, onun altında ezilir hale geldi. Görenler hikayesi mi ona ait, o mu hikayesine ait ayıramıyorlardı.
5.
Bir ihtiyar tanıyordum bir de. Çocukluğundan beri taş gibi katı olduğunu düşünüyordu. Kendini yontmaya başladı. Ömrünün sonuna doğru güzel bir heykele dönüştü. Heykeltıraşlık işinde yontu kalemi olarak bir kitabın sayfalarını kullanıyordu. Gitgide sayfalar arıtacak fazlalık bulamadılar ve heykelle birlikte kendilerini düzeltmeye başladılar. Böylece heykelin rengiyle kitabın rengi aynileşti. Renklerini birbirine verdiler ve tek renge büründüler. O heykeli ziyaret eden bazı turistler kitabı ihtiyarın yazdığını düşündüler, bazıları da, hayır, kitap ihtiyarı yazmış olmalı, dediler. Oysa beraber yazılmışlardı.
6.
İhtiyar okuduğu kitaba gömülmüş oturuyordu. Yağmur yağıyordu. Yağmur ihtiyarın tüylü papağından, gür sakalından, kocaman kitabının sayfalarından akıp, bağdaş kurduğu setten aşağı dökülüyordu. İhtiyar okuduğu metne odaklanmış yerinden kıpırdamıyor, gözünü bile kırpmıyordu. Ağlıyor muydu acaba? Hava yağışlı olduğu için bu anlaşılmıyordu. Eğer ağlıyorsa gözyaşları ve kitabın mürekkepleri de yağmurla beraber toprağa karışıyordu. Kalın bir yazmaydı bu. Yoldan geçenler ona bakmıyorlardı. Hepsinin şemsiyesi vardı, kitap okuyan ihtiyarın ise şemsiyesi yoktu. Bahar mevsiminde yeşeren çimenlerle birlikte ihtiyarın sakalının ve kitabın sayfalarının da yeşereceğini düşündüm. Bundan daha fıtrî bir şey olamazdı.
II.
Taşın Merkezine Koşan
1.
Atlar dört nala koşuyorlar. Büyük yılkılar, büyük ordular içinde. Bozkırlar nal sesleriyle çınlıyor orduların, yılkıların toynak sesleri gümbür gümbür kulaklarda yankılanıyor. Atlar bilmiyorlar nereden koşuyorlar, nereye koşuyorlar. Sadece koşmayı biliyorlar. Çöllerde her şey, her zaman aynı. Kumların yeri değişiyor sadece. Yılkıların yeri değişiyor. Aynı yerden aynı sürüler geçiyor hep. Bu sürüler aynı atlardan mı oluşuyorlar acaba diyorum. Aynı yerden defalarca geçip duruyor mu bu yılkılar? Çöl bir kısır döngü müdür? Step lal kesilmiş, ağız dil vermiyor. Step taş kesilmiş asırlardır. Bozkır boz bir taş kütlesine dönüşmüş. Yılkılar hep aynı yerde dört nala koşuyorlar. Koşarak yerinde sayıyorlar asırlardır. Bunlar aynı atlar mı, diyor insan. Bu atlar taşın merkezine mi koşuyor? Ulaşsalar boz taş olmuş bozkırın merkezine, kalbi yumuşar mı stepin, taş hareket eder mi?
2.
Heykel At
Atlar dört nala hep
Kaç yıldır dört nala
Taştan çıkamaz
Atlar dört nala
Taşın merkezine
Dört at at başı
Dört at dört nala
Kıpırdamadan dururlar
Dört at dört nala
Zaman akar
Yağmurlar akar
Dururlar
3.
Birlikte koşmak
Gruptan biri olmak, birlikte koşmak ne rahat. O at da hep koşuyordu sürüsüyle birlikte. Koşarak yerinde kalıyor, pozisyonunu korumak için, dışarıda kalmamak için aynı tempoyla koşmaya devam ediyordu. Aslında sürünün bütün atları tek tek yorulmuştu. Ama baştan tutturdukları bir ivme vardı ve yavaşlayarak geri kalmayı hiçbiri göze alamıyordu. Biri yorgalasa, biri tırıs gitse, sonra biri yürüse belki diğerleri de sevinecekti. İlk olmanın yükünü taşıyabilecek bir öncü yoktu içlerinde. Bu hızla nereye gideceklerini, ne kadar gidebileceklerini bilemeseler de hep beraber dört nala koşmaya devam ediyorlardı. Bedenleri duraksayamamanın rahatsızlığıyla ürperirken iç dünyaları "elle gelen düğün bayram" gölünün ılık sularında yüzüyordu.
Bakalım, nereye kadar...
4.
Dorukta Donmak
Nihayet en yüksek sürate ulaşmıştı. Onun için süratin doruğu, mutluluğun doruğu demekti. Başarının doruğu demekti. O dorukta devamlı kalmak mümkün olsaydı bir de. Hayatın inişleri çıkışları olmasaydı. Hep dorukta olsaydı.
Sonra bir gün nasıl olduysa oldu, hayalleri gerçek oldu.
Dondu kaldı süratin doruğunda.
Süratin doruğunda donunca hep en yüksek hızını koruyacağını sanıyordu. Mutluluğun zirvesinde, hep mutlu olacağını düşünüyordu.
Ama öyle değilmiş iş. Sıkıldı.
Hızdan sıkıldı, debdebeden, şatafattan sıkıldı.
Hayatın inişli çıkışlı, rüzgar önünde eğilişli, çölde kum taneleri gibi savruluşlu renklerini özledi.
Ne ki, çok geçti artık.
Hızını kesmek, baş aşağı yuvarlanmak demek olabilirdi bu aşamada. Un ufak olmak olabilirdi. Çatlayıp parça parça dökülmek olabilirdi. Ne durabiliyordu, ne gidebiliyordu.
Öylece, mermere oyulmuş koşan at heykeli gibi donup kalmıştı.
5.
Hızının doruğunda ama, yelesinin bir tüyü bile kımıldamıyor.

