Günlüklerle Baş Başa
Şeref Yılmaz
Yazı disiplini içinde günlüklerin "özel" ve "önemli" bir yeri olduğunu düşünüyorum. Her yazı, disiplin ve tekniği beraberinde getiriyor. Herhangi bir edebi türde ürün ortaya koyarken o ürünün disiplinine göre davranmak bizi "doğal" olmaktan alıkoyar.
Edebiyatın pek de hazzetmediği "doğal olmak" ve "içten geldiği gibi yazmak" kavramları sadece "günlük" için geçerli olmalı. Diğer edebi türlerde yazarın "sanat ve estetik kabiliyetini", günlüklerde ise "bizzat kendisini" görürüz. Başka bir deyişle edebi türlerde "sanatçı"yı, günlüklerde ise "insan"ı görürüz. Günlükler bu manada yazarın evidir. Sanatçıyı en "doğal hâl"iyle sadece günlüklerde bulabiliriz. Diğer edebi türler "ontolojik" olarak buna izin vermez. Roman, deneme, öykü, şiir karşısında gözlerimiz/ruhumuz/aklımız sanatçıyı arar. Bu türler sanatçıdan aklın ve duygunun yanı sıra "kurmaca"yı da talep eder. Roman ve öykünün "kurmaca"yı talep eden yanı, denemenin bilgiyi duyguyla yoğuran mizacı, şiirin farklı boyuttaki oluşumundan ortaya çıkan "kendine mahsus sesi" hep "doğal" olanın uzağında bir yerlerde durur. "Günlük" dediğimiz tür ise bunlardan farklı bir yerlerde demlenir. O sürekli yazarın/yazanın yanıbaşındadır. Onun "kurmaca" ve "olay örgüsü" ile başı pek hoş değildir. O, yanıbaşındaki kimsenin "iç ses"ini kaydeder ve yansıtır.
Edebiyatla, modayla, siyasetle ilgili veya ilgisiz birçok kimsenin günlük tuttuğu bir gerçektir. Günlük tutmak, şahısların konumlarına has bir durum değildir. Ne var ki şahısların konumları/kimlikleri/makamları bu günlükleri önemli kılar. Biz bu yazıda daha çok edebiyatçıların günlüklerini kastederek ilerlemeye çalışacağız.
Günlük tutmanın eskiye göre giderek yaygınlaştığını söyleyebiliriz. İnsanların "sesini duyurmada güçlük çekmeleri" bunda etkili olduğu gibi "kanunların her şeyi yazma ve konuşma hakkı tanımaması da" etkili olabilir. Bu durumda şöyle bir yargıya varmak pek de yanlış olmaz: Milletlerin ve bireylerin hayatındaki olağanüstü durumlar, günlük tutmayı zaruri kılar.
Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın nasıl bir bunalıma sürüklendiğine şahit olmuş ve bunu günlüklerine yansıtmıştır. 1939'dan 1942'ye kadar geçen dönemde tuttuğu günlüklerde hep bu endişe, bu tedirginlik, bu huzursuzluk hissedilir. Biz o günlüklerde sadece Stefan Zweig'i değil, aynı zamanda o dönemin manzarasını da görürüz. Bu günlüklerde II. Dünya Savaşı'nın başlangıcındaki manzarayı şöyle anlatır: "Bunalımlı bir gün… Bu savaşın gerçekten başlamayacağını öylesine ummuştum ki! Şimdi Alman bombardıman uçakları Edinburgh yakınlarında… En büyük savaş gemilerinden biri tahrip edildi. Bütün bunların sadece bir ön oyun olmasından korkuyorum. İnsanlık hep aynı hataları işliyor. Hayal gücünden yoksunlar, yoksun! Bu savaşın üç yıl süreceğini düşünemiyorum bile… Yakıp yıkmanın gücü öylesine ürkütücü boyutlara ulaşmış ki bir tek yıl bile dünyayı yoksulluk içine düşürebilir."
Stefan Zweig, bu notları tuttuğunda eşiyle birlikte sürgünde bulunuyordu. O bunalımlı ortam, sonunda eşiyle birlikte kendisini intihara sürüklemiştir. Bu açıdan bakınca günlükler, yazarın kendisine ve tarihe tuttuğu bir ışıktır. Suut Kemal Yetkin, bizde "günlük" tutmamayı "yazarın kendinden söz etmesinin yadırganacağı endişesi"ne bağlar. 1970'li yıllardaki bu tespite "nispeten" katılmak mümkün… Çünkü "günlük" tutanlar, zorunlu olarak kendinden söz eder. "Günlük" denilen türün "doğası" bunu talep eder.
"Günlük"ten "günce"ye
Bizde Nurullah Ataç'ın günlükleri meşhurdur. Edebiyatta "günlük" deyince aklımıza ilk gelen isim Ataç'tır. Kendisi "günlük" demiyor tuttuklarına; "günce" diyor… Bu tabir, onun kelime türetme aşkının(!) bir tür yansıması… Günlüklerin geçmişini, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı ile başlatmasak da Modern Türk Edebiyatı'yla başlatabiliriz. Bu durumda günlüklerin mazisi Tanzimat'a kadar uzanmış olur. Daha gerilere gidecek olursak elbette "tezkireler"de ve "seyahatnameler"de buna benzer yansımalara rastlamak mümkündür ama edebi bir tür olarak konuya yaklaşırsak Tanzimat Edebiyatı'nı esas almak gerekir.
Şair Nigar Hanım'ın günlükleri, kendisinden yıllar sonra yayımlandığında oldukça ilgi görmüştü. Nazan Bekiroğlu'nun, doktora tezi olarak çalıştığı bu günlükler (büyük kısmı elenerek) ancak bir araya getirilebildi. O günlüklerin yayımlanan kısmında biz aslında Nigar Hanım'ı değil, bir "şaire"yi gördük. Onun sıkıntılarını; eşinin delişmen, çapkın ve maymun iştahlı tavırlarından duyduğu ızdırapları, yıllar önce okumamıza rağmen bugünkü gibi hatırlıyoruz. Vakıa bunlar az da olsa "Nigar Hanım"dır ama asıl "Nigar Hanım" elenen yapraklardadır. Onun evinde hangi yemekleri yaptığı, dikiş dikmek ve yama yapmak için ayırdığı zamanlar, evinin düzeni, gündelik ve pazar ihtiyaçları gibi ayrıntılarda Nigar Hanım'ı "zaafları, zevkleri ve tutkuları"yla daha açık görmek mümkün olabilirdi. Onun edebi kişiliği ve yapılan çalışmanın doktora tezi olması, Nigar Hanım'ı bize hâlâ sisli puslu bir pencerenin ardından gösteriyor
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın uzun yıllar önce Mehmet Kaplan'a intikal eden günlüklerinin varlığından edebi çevreler haberdar idi. Mehmet Kaplan vefat etmesine rağmen bu günlükler bir türlü ortaya çıkamamıştı. Uzun bir aradan sonra Mehmet Kaplan'ın iki bayan öğrencisi (Zeynep Kerman ve İnci Enginün) tarafından nihayet yayımlandı. Bu günlükleri okuyan bazı kimselerin zihnindeki Tanpınar daha da yerine oturdu; bazı kimselerin zihnindeki Tanpınar da sarsıntı geçirdi. Bunun "eğriliğini/doğruluğunu" burada tartışmaya açmanın gereksiz olduğunu hatırlatıp şunu söyleyelim: "Günlüklerinde Tanpınar'ın kendisini bulduk." Yıllar önce de Cemil Meriç'in ardından "Jurnal" yayımlanınca bazı kimseler oradaki bilgileri yadırgamış ve "Nasıl olur?" demişti. Oysa Cemil Meriç de bir insandı ve onun da "duyguları, zaafları" vardı. Gerek Tanpınar gerekse Cemil Meriç gibi isimler, entelektüel duruşları ve mütefekkir yapıları itibariyle birçok okur için gökkuşağı gibi uzaklarda, ulaşılamayan bir yerlerde dururlar. Okurun muhayyilesinde adeta "idol" hâline gelen bu tür insanların doğal hâlleri, başlangıçta yadırganabiliyor. Sonra onların da "insan" olduğu gerçeği hatırlanınca mesele kendiliğinden yerine oturuyor.
Gün(lük)lerin getirdiği sorumluluk
Günlük tutan kimse, genel itibariyle bir gün bu günlüklerin birilerinin eline geçeceğini mutlaka düşünür. Günlük tutmanın mantığı bunu gerektirir çünkü… Hiç kimsenin görmesini istemeyen birisi günlük tutar mı ya da neden tutar?
"Bunları bir gün başkaları da öğrensin." düşüncesi, günlük tutan herkesin "bilinçaltı"ndaki bir meseledir. Bunu elimize geçen günlüklerin duruşundan anlamak mümkün… Eğer günlükler sadece yazanı ilgilendiriyorsa satır aralarında bazı yerler niçin nokta nokta geçilir? Bazı mekânlar ve şahıslar neden gizlenir? Demek ki her günlük sahibi (onların okunmasını istemese bile) bir gün birilerinin eline geçeceği endişesini doğal olarak taşır.
Günlüklerin yazana ve yayımlayana bakan iki yüzü var. Günlüklerin "vebal"i, bu iki uç arasında bir sarkaç gibi gider gelir. Peki, ele geçirilen (bu tabirin, mal bulmuş mağribiyi hatırlattığını söyleyelim) günlükleri, olduğu gibi yayımlamak ne kadar doğru ya da günlüklerin ne kadarı yayımlanmalı?
Günlüklerin "vebal"i önce tutana/yazana aittir; sonra yayımlayana… Günlük tutan kimse, gerek sağ iken gerekse öldükten sonra rahatsız olacağı şeyleri günlüklerine aktarmamalıdır. Onların, titiz ve hassas olmayan eller tarafından bir gün "serrişte" edilebileceğini unutmamalıdır. Birtakım özel konuları günlüklerine yazma "gaflet"inde ve "zaaf"ında bulunan kimsenin günlüklerini süzgeçten geçirme konusunda ikinci sorumluluk, yayımlayana aittir. Bunun ölçüsü ne olmalıdır? Toplum ve millet nezdinde "muteber" ve "muhterem" olan kimselerin "saygınlık"larına gölge düşürecek bilgileri yayımlamanın "edebiyat" olmadığı kanaatini taşıyoruz. Günlüklerde yayımlanacak bilgiler o şahsın entelektüel, edebi ve mütefekkir kişiliğine ışık tutmanın yanısıra, şahsi birtakım zevk, hassasiyet ve zaaflarını da göstermelidir. Bu zaaflar, o kişiyi küçük düşürmeye yönelik olmamalıdır. Bu noktada günlüklerin "mahrem" bir yanı olduğunu söylememiz gerekiyor. Çünkü günlüklerde "sanatçı"yı değil "insan"ı görürüz. Başkalarının "hatası, kusuru, günahı" türünden konuların yayımlanmasına "edebiyat" kulpu takmanın doğru olmadığını söyleyelim. Bu tür bir hassasiyetin "Tanpınar'ın günlükleri"nde göz önüne alındığını memnuniyetle söyleyebiliriz. Bu tür bir seçicilikte, elbette bu günlükleri yayına hazırlayan isimlerin akademisyen kimliği belirleyici oluyor.
Tanpınar'ın günlüklerinde öne çıkan iki duygu var: Kadın/sızlık ve para/sızlık… Hayatın devam ve temadisi için bu iki asli unsurun Tanpınar'ın günlüklerinde yer alması yadırganacak bir durum değil… Entelektüel duruşu ve sanatçı kimliğiyle öyle bir insanın bekâr/yalnız yaşamasını ve para sıkıntısı çekmesini biraz üzülerek biraz da ibretle izliyoruz. Bu bize "bir şeyler" değil "çok şeyler" anlatıyor. Tanpınar'ı gözümüzde düşürmüyor, aksine ona daha çok sahip çıkmamız gerektiğini hatırlatıyor.
"Ölülerinizi hayırla yâd ediniz." düsturunu ilke edinen bir milletin ve dinin mensupları olarak her konuda olduğu gibi günlükler konusunda da "seçici, titiz ve duyarlı" olmak zorundayız. Edebiyat ve estetik, bizden bu sorumluluğu da talep eder.


