Gözü Yaşlı Vav
Gülbahar Reçber
suret aşkın feridir
Kalpte yaşananları kelimeye dönüştürüp gökyüzü boşluğuna yollamanın insana ne faydası var diye düşünüyorum uzun zamandır. Gece kalkıp yıldızları seyrediyorum; mehtabın şavkını… Dal uçlarındaki yapraklara bakıyorum. Düşecek bunu biliyor ama son rüzgârını bekliyor kıpırtılarla. İnsanları düşünüyorum. Belki de kapılarını biraz sonra çalacak ölümü dünyaya daha çok bağlanarak bekliyorlar. Büyük tezat…
Gecenin koyu karanlığında eşyanın da faniye bakan yüzü kayboluyor. Hayat zorlaşıyor. Sadece paylaşmak istedim: Bir rüya âleminin kapılarında gezerken beni çarpan bir sözle karşılaştım. Üstelik sözü söyleyen kişinin yüzü görünmüyordu. "Fihi mafih'i okuyorum" dedi. "Sırlı bir kitaptır ve sırlarını kime açacağı bilinemez." dedim. Bana bir sır ver, dedim. "Bekle", dedi.
..........................
..........................
..........................
"Suret aşkın feridir" dedi ve gözlerini gösterdi. Sonrasında ne bir şey gördüm, ne bir şey duydum. Zaman dondu. Usulca "Ruhun aynası olan sözleri seyretmek istiyorum sessiz bir yürekle." dedim. Durdu. Gözlerini kapatırken "sss" diye bir ses duydum.
Suretin karanlığı kapladı ayın çehresini.
O gece Fihi mafih'i tekrar okudum.
senin kaburga kemiğinden mi yaratıldım
Yüz yılların hatırasını taşlarında saklayan bahçeye gittiğimde, onu kuyunun yanındaki masada otururken buldum. Yapraklardan ışık damlıyordu. Karşısında durdum.
-Geleceğini biliyordum.
-Ben de… Saçlarını bu kadar kısa düşünmemiştim.
-Ben de saçlarında katlı nergis sakladığını bilmiyordum, dedi ve gülümsedi. Bir müddet sustuk. Nedense sessizliği dağıtmak istedim:
-Şu ağaç gibi olmak isterdim…
-Hımmm. Salkım söğüt…
Sonra dakikalarca sustuk Sözü ben başlattım:
-Korkuyor musun?
-Galiba evet.
-Ama aşktan korkulmaz ki… Aşk seni küçültmez, yüceltir. Yücelikten korkar mı insan?
-Çok küçükse ve henüz kader perdesinin ardındaki sırra hiç nigahban değilse…
-Sana bir hediye getirdim, dedim utanarak. Tabloyu ters çevirip tam da ikimizin ellerine eşit uzaklıkta bir yere koydum. Tabloyu eline aldı, dikkatlice baktı.
Sonra şaşkın bir şekilde:
-Ne anlatıyor şimdi bu resim?
-Kelimelerin anlattığını ya da anlatamadığını…
-Sana ulaşmakta zorlanıyorum… Hâlbuki… Daha çok şey paylaşacağımızı düşünmüştüm, dedi. Sonra çaresiz bir sesle devam etti, biraz sonra hava kararır, istersen kalkalım. Ben kelimelerin de ötesindeki şeyi istiyorum, susarak konuşmak istiyorum diyemedim. Yolum uzun. Aşmam gereken merdivenler var, korkuyorum, elimden tut, diyemedim. Bir yerden sonra ayrıldık.
Aradan günler geçti.
-Hatıran duruyor kalbimde, ilk günkü heyecanlarıyla dedim.
-Yaşat beni. Aşkınla güzelleştir beni.
-Sevgim bitimsiz… Ötelerde de yaşayacak… Biliyorsun, aşk bizden önce ezelde yazılmıştı bize. Bugüne hazırladı kader kalbimizi. Seni gördüğümde hırçınlığım dindi. İçimdeki taşkınlık geçti. Su mecrasına kavuştu, bırakayım da yavaş yavaş aksın. Sükûnetimin bir sebebi de bu.
-Yeryüzü her an bir aşk yağmuruyla ıslanıyordu. Ben de kaçıyordum köşe bucak. Ama günü gelince hiç itiraz etmeden teslim olacağımı da biliyordum. Direnen kara nefsimdi.
-Sağanak, başımı annemin dizlerine koyduğumda içime akan… Kar taneleriyle yeryüzünü kuşatan rahmet… Hiç senin dediğin gibi düşünmemiştim.
Her cürmümden sonra karanlık çöktüğünde odaya, tanıdım kara nefsi ki sureti her daim değişir onun. Her göz, her gönül buna aşina değildir desem…
-Uzun hikâye derim.
-Aşığa düşen aşkın gereğini yapmaktır. Yüreği varsa… Acılarla incelir kalp ve acılarla aydınlanır kalbin karanlık mahzeni. İşte o zaman, nura gark olur kelimeler ve suretler. Geçen gün Leyla dedi ki: İnsanın içinde araması gereken en yalın ve derin bilgiye kendini dinleyerek ulaşabilir. "Leyla sus!" derken insanın bu bilgiye ya bir bağışla ya da yaşayarak ulaşabileceğini düşündüm. Sustu kadıncağız. İçimdeki sesi dinledim: Erenler halkasında amcam da vardı. Başlarını hafifçe sola doğru eğmişlerdi. Kalplerine mi bakıyorlardı? Zikir başladı: Ya Vedud… Ya Hayy… Ya Vedud… Ya Hayy… Ya Vedud… O gün seni daha çok düşündüm. O gün daha çok ağladım, dedim. Soru dolu gözlerle bana aktı. Aşkın ağlamaları, diye başlayan bir cümle vardı, Mektubat'ta hatırlıyor musun? diyecektim. Vazgeçtim. Sonra görüşmek üzere ayrıldık.
Aradan aylar geçti. İlk günkü bahçedeydik. Ona rüyamı anlatıyordum:
-Geçip giderken senin başında durduğun ölünün yanından. Ruhumun senin ruhunun yanında olduğunu biliyordum. Bir anda. Senin ağladığın ölünün biraz ilerisinde. Ölüden çok sana yakın bir yerde. Bir toz haline dönüştüm.
-Nasıl, anlayamadım?
-Ben… Ben de anlayamadım ama oldu işte. Bu bir zan değil. Yaşadım diyorum, yaşadım bunları.
-Peki, ben nerdeydim?
-Sen beden kafesinin içinde çırpınıyordun. Sakinleşmek ve sakinleştirmek için sana yaklaştım.
-Ben niye görmedim?
-Sen cesedin içindeydin.
-. .
-Öyle olsun. Olsun… Demek kader, susmayı da öğrenmektir. Ve bir toz olmayı. Parmağının ucuyla sil beni.
-.................................. .
-Tamam, şimdi gerçekten oldum.
-Nasıl bir rüyaymış bu. Ne demek istiyorsun şimdi? Çok ilginçsin. Hadi kalkalım. Canım sıkıldı, bu garip rüyadan, dedi. Bütün kelimeler çekildi kıyılarımdan. Ayrılık atlılarının boğuk seslerini duydum o an. Sonrasında beni aramadı aylarca. Ben de aramaya çekindim. Bekledim. Bekledim. Aramadı. Sonra kendimi ayrılık sahrasında buluverdim. Zaman akıyordu. Ona sesleniyordum: Ne zannetmiştim biliyor musun, sanmıştım ki. Sesimin yankısı senin sesinde. Şimdi, seni her hatırlayışımda, kendimi ıssız bir çölde buluyorum. Etrafımda çıldırtan bir ıssızlık. Gözlerime kumlar batıyor. Çok acı çekiyorum. Her şey içime yapışıyor. Çocuk sesleri… Mavi kazaklı kızın abisiyle el ele tutuşup koşuşu... Her şey. O kadar çok kişi beni bırakıp gidiyor ki… Sen yanımda yokken hiç durmadan tekrar ettim: Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Sanki içimde bir cehennem kaynıyor. Kendimi yaktığım gibi birçok insanı da…
Birkaç damla serinlik... Cehennemin alevleri yüzüme kadar gelmiyor. Daha çok gözyaşı istiyor ateş... Daha çok gözyaşı... Daha çok ağlanacak hatıra. Hayalin içimde bir sütun gibi duruyor. O sütün, erisin, yok olsun, parçalansın istiyorum. Ama biliyorum ki parçalar hep içime doğru yağacak. Asıl vatanlarına doğru.
Bir ülkeye düştüm. Zehir tadında hava... Sen yoktun. Üzerime yapışan bir karalıkla kayboluyordum sanki. Bir gün, rüyamda bir kadın gördüm. Yüzünde gözlerinden başka bir şey yoktu. Bir kapının önündeydik. O, evin iç tarafındaydı, ben kapının dışında. Yüzünden olgunluk akan kadın:
-Kelimeler sizin olsun. Yaşamak bize kalsın, dedi.
Ve yavaşça kapıyı kapatıp içeri girdi. Öylece kalakaldım. Ne söyleyeceğimi, ne düşüneceğimi şaşırdım. Sonsuz bir gece gibiydi zaman. Hayra yormaya çalıştım rüyayı. Aynı gün sen beni aradın.
-Aradan yıllar geçmiş… O tabloyu hatırladın mı? Onu çözebildin mi?
-Sözlerin de resimlerin gibi. Resimlerin de sözlerin gibi. Aslında sen de bir bilmece gibisin. Tabloyu çözebildim mi? İki yıl o tabloya baktım. Zihnime çizdim kaç defa. Ama çözebildim mi, galiba, hayır. Zihnimdeki fotoğrafına bakıyorum onun, ilk harf b, "benim" anlamında olabilir. "A" ise, "aşkım…" Ama aradaki beyaz çerçeveli üç nokta ne anlama geliyor? Sonra, içinde bir sürü kelime barındıran "T" harfi… "Tek" manasında da olabilirdi? Baktım… Baktım bu kadarını tahmin edebildim.
-Son harfi hatırlıyor musun?
-Küçük "e" miydi?
-Hayır, o, gözü yaşlı "vav"dı ve uzun bir ayrılık yaşayacağını biliyordu o.
-Ama o "vav" değil de "e" sanki.
-O "e"yi bir aynanın üstüne koy. İlk "e"nin sırtına, ondan doğan diğer "e"yi yasla… Gözü yaşlı "vav" çıkar karşına… Sen yanımda olmayınca çok ağladım. Sen ellerimden tutmayınca çok düştüm. Uyku ile uyanıklık arasında çok cümle yazdım. Kırmızı kaplı defterime.
Kara gözlerin iyice açılmıştı. Güller havalanıyordu içinden. Cesaret alıp onlardan, devam ettim:
-Okumaya ilk başladığım günlerden beri kalbimle hayat verdiğim kelimelerim var. Farklı bir lügat yazdım hayat karşısında. O yüzden zor oldu her şey. O yüzden çok sustum. O yüzden çok acı çektim. Olsun. Sana hediye ettiğim ve hep sen de kalmasını istediğim tabloda şu yazıyordu: Bütün aşklar tekil. Aşklardan sonra etrafı beyaz üç nokta var. Temizler aşk kalbi. -Seni ilk gördüğüm günün secdesinin ardından kalbimin üstündeki siyah bir noktanın silindiğini gördüm, diyemedim.- Ve her kalp kendi hikâyesini yazar. Tekilliğimiz kaplar bütün o harf kalabalığının üstünü. Sonra şöyle devam ediyordu tablo: Ne zaman ki varlık perdesi kalkar. Fanilik ortaya çıkar, kare kare hâller kalır geriye. Sonra, sen gidince kirpiklerini yere doğru indirmiş "vav" ağlamaya başlar. Hem de çizgi çizgi olmuştur artık "vav"ın yüzü.
Ağlamamak için dudaklarımı ısırdım. Sana baktım. Gözyaşların parlıyordu yüzünde.


