Erlik Aşını Yemek
Bilal Kemikli
İnsanı tanımak mümkün mü? Bu soruya tam bir cevap veremiyoruz; ama bazı disiplinler açısından insanı tanımanın mümkün olduğu ileri sürülebilir. Daha doğrusu, bazı bilim adamları insanı tanıdıklarını söylemişlerdir. Bu meyanda anatomi, fizyoloji ve psikoloji gibi doğrudan doğruya insanı tanıma ve anlamlandırmayı amaçlayan ilimlerin olduğunu görüyoruz. İnsanı bir varlık olarak ifadelendiren bu ilimlerin yanında, onu toplumsal ve tarihi bir varlık olarak değerlendiren sosyoloji, antropoloji ve tarih ilimlerinin yanında, insanın düşünce ve hayatı anlamlandırma serüvenine ilişkin dilbilim, felsefe ve mantık gibi ilimleri de anmak gerekir. Bütün bu alanlar, insanı tanımanın imkânı üzerinde dururlar.
Bence, insanı tanıma çabasını daha çok sanatta aramak gerekir. Sanatta derken, belirli bir sanat dalını değil, sanatın bütün şubelerini kastediyorum. Bu bakımdan sanat, insanı ve çevresini keşfetme, tanıma, anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Bilhassa musiki ve şiir, insanın sırlı dünyasında yelken açmamızı sağlayan sihirli sanatlardır. Bir virtüözün dokunuşunda dile gelen enstrüman, kim bilir insanın hangi gizemli dünyasını açığa çıkarır; dinleyiciyi hangi durağa, hangi zirveye yahut enginliklere ulaştırır. Tıpkı bunun gibi, kelimelerle dokuduğu insan kiliminin nakışlarında imgelerle, söz ve mana sanatlarıyla şair, insana dair nice sırları faş eder. Fakat bütün bunlara rağmen yine de "İnsanı tanımak mümkün mü?" sorusunu sormak zorundayız. Çünkü her bilim, her düşünce ekolu ve her sanat dalı, kendi paradigması içerisinde insanın doğasına, ruhi ve içtimai dünyasına, yapıp ettikleriyle tebarüz eden haline ilişkin bir kısım izahlar getirir. Bu bakımdan insana ilişkin her iddianın mâlûl olduğunu, yapılan her tanımın eksik kaldığını söylemek mümkündür. Bu yüzden insanı konu edinen bilimler daima dinamiktir, yeni keşiflere açık ve yeni tanımlamalara yatkındır. İnsanı keşfetme iddiasında olan sanat da dinamiktir; yeni bakışlara, yeni hayallere ve yeni teşbihlere açıktır.
Esasen insanı tanımaktan kastımız, onu fizyolojik ve biyolojik olarak tanımaktan ziyade, eserleri, kişiliği, davranış ve tutumlarıyla ortaya çıkan yönünü veya eskilerin ahlak ve seciye kavramlarıyla ifade ettikleri manevi şahsiyetini tanımaktır. Bu tanıma faaliyetiyle ilgili, doğu kültüründe özel bir kısım ilim dallarının geliştiğini görmekteyiz. Bu ilim dallarından birisi, ilm-i kıyafettir. İlm-i kıyafet, uzuvlarının şeklinden, renginden ve diğer özelliklerinden yola çıkarak insanın manevi şahsiyetini tanıma ilmidir. Kıyafet kelimesini, biz bugün daha çok, giyiniş, giyinme tarzı ve kılık anlamında kullanıyoruz. İnsanın şekli ve dış görünüşünü ifade etmek için bu tabiri kullanıyoruz. Oysa ilm-i kıyafet tabirinde, insanın giyim kuşamından ziyade bedeni özellikleri öne çıkıyor. Bu yüzden de bu ilme, bazıları ilm-i sîmâ da demişlerdir. Mevzu'atu'l-Ulûm adlı eserinde geleneksel ilimlerin tasnifini yapan Taşköprüzade İsamüddin Ahmed Efendi, ilm-i kıyâfeti ikiye ayırır. Bu iki ilimden birisi, ilm-i kıyâfetü'l-beşer, ötekisi ise, ilmü'l-firâsedir. İlm-i kıyâfetü'l-beşerde iki insanın uzvi özelliklerindeki farklılıklardan yola çıkarak nesebî, ahlaki ve mesleki yakınlıklarına ilişkin bir kanaate ulaşılır. İlmü'l-ferâset ise, insanın ahlaki meziyetlerine ilişkin bir bilgiye ulaşmayı sağlar. Burada ilm-i kıyâfete ilişkin ayrıntılı bilgiler verecek değiliz; ancak bu ilmin edebiyatımızda kıyâfetnâme denilen bir türe hayat verdiğini ifade etmek isteriz.
İlm-i kıyafetin verilerinin mahiyeti tartışılabilir. Bununla birlikte doğrudan doğruya şiire kaynaklık etmiş olması dikkat çekicidir. Esasen klasik şiir, pek çok kimsenin sandığı gibi, insandan, toplumdan ve ilimden uzakta kalmamıştır. Aksine ilmî veriler şairin haddesinden geçerek yeniden hayat bulmuştur. Nitekim insanı tanıma arzusunda olan şair için, bugün psikolojinin veya diğer beşerî ve insani bilimlerin verili dünyası nasıl imkânlar sunuyor ise, klasik şair için de ilm-i kıyâfet, ilm-i sîmâ ve ilm-i ferâset gibi isimlerle anılan bazı geleneksel ilimler bir kısım bakış açıları kazandırmıştır. Zira Sünbülzade Vehbi, Hamdullah Hamdi ve Yümni gibi pek çok şair, bu verili imkândan yararlanarak şiirler yazmıştır. Fakat bütün bunlara rağmen, insanı en çok tanımaya çalışanlar sûfiler olmuştur. Marifetnâme sahibi Erzurumlu İbrahim Hakkı'yı istisna tutarsak, Yunus Emre'den başlamak üzere doğrudan doğruya kıyafetname tarzında eser yazmayan şairlerin de temel konularından birisinin insan olduğunu görürüz.
İnsan üzerine konuşan en önemli sûfi şairlerden birisi, Anadolu'nun ücra kasabalarından birini önemli bir kültür ve cazibe merkezine dönüştüren Elmalılı Ümmi Sinan'dır. Ümmi Sinan'ın hemen her şiirinde insanın bir yönünün keşfedildiğini görmek mümkündür. Bununla birlikte, kıyafetname tarzını andıran bir şiiri de vardır. Sözü edilen şiir şu matla'lı gazeldir:
Mest ü hayran ister isen bak gözinden bellüdür
Togri kerbân ister isen sor izinden bellidür
İnsanın, daha doğrusu, âşığın gözünden belli olduğu fikrinin işlendiği bu matla beytini müteakiben insana ilişkin bazı değerlendirmelerin yapıldığını görüyoruz. Fakat buna rağmen bu gazel bir kıyafetname değildir; çünkü her ne kadar uzuvlardan yola çıkarak insanın kimi özelliklerini tespit etse de, doğrudan doğruya inancı ve ahlaki meziyetlerinden yola çıkarak da değerlendirmeler yapar. Her ne ise, maksadımız bu şiiri tahlil etmek değildir; ancak gazelin şah beyti olarak kabul edilmesi mümkün olan şu beyti dikkatlerinize arz etmek isteriz:
Degme kimse mensûb olup erlik aşın yiyemez
Tâli'in tut kişinin gör yıldızından bellüdür
Şair, herkesin erlik aşını yiyemeyeceğini söylüyor. Erlik aşı, ne anlama gelir? Daha doğrusu er ne demektir? Er kimdir? Nasıl er olunur? Şairin meramını anlamak için, öncelikle bu gibi soruları sormak icabediyor. Soruları sorduk, ama kâmil bir cevap verecek miyiz? Veremeyeceğiz, çünkü bu sorular bizi ahilik ve fütüvvet kavramlarına, tasavvuftaki mürid kavramına, kültür tarihimizdeki "alp" ve "alperen" ifadelerine ve en önemlisi de Hz. Ali'nin manevi şahsiyeti etrafında müşahhas hale gelen şâh-ı merdan tabirine götürüyor. Bunları ise, teker teker cevaplamak zaman alacaktır. Fakat burada şunu öğreniyoruz, er olmak; ere mensup olmakla ve erlik aşını yemekle mümkün oluyor. Peki, mensubiyet nedir? Ere nasıl mensup olunur? Bu soruları da sorup geçiyoruz. Beytin ikinci mısrasına ise, hiç geçmiyoruz bile. Çünkü ikinci mısra bizi "tâli" ve "yıldız" kelimeleriyle, insanın pisişik dünyasını anlamaya dönük başka bir geleneksel ilme ilm-i ahkâm-ı nücûma ve ilm-i zâyirçe veya yenilerin söylediği gibi astrolojiye alıp götürüyor. Siz bütün bu sorular ve kavramların çağrıştırdığı ilmî alanlarla, klasik şiirin ilim yönüne dikkatlerinizi yoğunlaştırmışken biz burada kendi sözümüzü söyleyelim, insanı tanımak öyle pek de kolay bir iş değildir. Bırakın bir başkasını, insanın kendisini tanıması da pek kolay olmasa gerek. Nitekim insan kendisini tanısa, kadrini ve kıymetini bildiği gibi sınırlarını da bilse, erliğe ulaşması ve er aşı yemesi pek de zor olmasa gerektir.
Sahi, ne dersiniz? Acaba doğru mu söylüyoruz? Siz en iyisi, Ümmi Sinan'ın ilgili şiirini yeni baştan bir daha okuyun.


