Doğa ve Bal Arısı
Nazım Payam
Ömrü hayatında herhangi bir köyde bir haftacık yaşayamamış şairlerimizin, yazarlarımızın çevre yorumlarına dikkat ediniz; onların ifadelerinde canlı doğaya duyulan özlem daha derinlerden gelir ve daha sarsıcıdır. Mahrum oldukları otantik güzellikleri yazarak yaşamak isterler. Onlar, türlü renklerle süsledikleri kelimelerden yayla toprağı gibi cümleler kurar, şimdi ve gelecekte baharın gölgesini düşlerinde taşımaktan yılmazlar. Her birinin "O Belde"si, açık denizlere bırakılmış kendi cennetleridir.
Canlı doğa denince bizi sarsan yalnız köy yoksunu şair ve yazarlarımızın derin özlemleri mi? Bir de, yaşadıkları, ahşap konağın külleri altında kalan ve eşeledikçe "yeniye karşı beslenen iştiyak"larını bulan Tanpınar gibiler var: "İkiz hayaletler gibi yürüdük/ Puslu aydınlıkta o bahar günü/ Gece, bir tepeden seyrettik, büyük/ Yıldızların suya döküldüğünü." Anlatarak serinlemek, anlatarak teselli bulmak yalnızca "geçmişi hazineleştiren toplum"un mirasyedi evlatlarına mı mahsus? Bugünün şehirlisi, yaşadığı çevreyi sahiplendirecek maziye herkesten daha fazla muhtaçtır. Onun maziye muhtaçlığı, kimliğinin nakışlarını çoğaltan arzularına ahenk katmak içindir. Mazinin ahengini yaşadıklarına yansıtamayan şehirli, yalnızlıktan çıldırır.
Ahmet Arif'in "Görüşmecim yeşil soğan getirmiş" mısraı, uzun süre içeride bırakılmış tay gibi, bahar bahçelerine salıvermez mi bizleri? Ya gözle düşünmeyen Âşık'ımızın söylediği "Dağlar çiçek açar Veysel dert açar" deyişi; ufkumuzu nasıl da açıyor! Veysel'in kara sessizliğini unutturan dağ rüzgârı bağrımıza efil efil çiçek tozu, yıldız tozu serpmiyor mu? Acaba hangi duyguları bu dizelerle buluşturuyoruz da birden bire buruk bir hafiflikle şehrin boğucu mutat havasından kopmak, beton binaların kapısından kendimizi ötelere atmak istiyoruz?
Behçet Necatigil'in "Kır Şarkısı" da öyle, Veysel'in mısraına benzer etki taşır. "Kır Şarkısı" otların sararması ile başlar; fakat sonbaharı hatırlatması ne mümkün. Necatigil'in hücrelerine sinmiş delişmen sevgi, yeşili kullanmadan toprağı canlandırıyor. Şairimizin haz telaşı, hangi ortamda olursak olalım bizleri heyecanlandırmak için fırsat kolluyor âdeta: "Tam otların sarardığı zamanlar/ Yere yüzükoyun uzanıyorum/ Toprakta bir telaş, bir telaş/ Karıncalar öteden beri dostum." İşte insanla doğa arasındaki sevgi; toprağın insana aşısı böyle yapılır.
Benim Elazığlı şairlerimin de iklim şiirleri yabana atılacak gibi değil. Meraklıların R. Mithat Yılmaz'ın "Şiir Şiir Elazığ" kitabına bir göz atmalarını isterim. Orada Şeref Tan'ın "Elazığ'da Bahar" şiirini okuyanlar hemşerilerimin gençlik heyecanını taşıyacaklardır. "Bahar vurmuş Elazığ'ın başına,/ Kuru dala can yürümüş bak hele…/ Geçen ömre hayıflanma boşuna/ Bir çiçek de sen yakana tak hele."
Şehir merkezli edebiyatın yönü kültüre ve kültür temellerinedir. Şehirli okuyucu, abartılı istismara, çorak edebiyata prim vermez, sanatın prensiplerini kendi prensiplerine eş tutar, aradığı inanılmaya müsait hülyalardır. Bünyesinde iğreti duranları, yerli olamayanları eritmedikçe akordun yapılamayacağını bilir.
Şehirli, şehirden köyüne veya gurbete gönderdiği namede yerelliği, lirizmi öne çıkarır. Türküsünde, şiirinde dağının, çeşmesinin, bahçesinin, yerel yemeklerin, günlük uğraşlarının isimleri vardır. Kastı, muhabbetçilerini sıklaştırarak gürleştirmek, hatırlanmak, saflaşmaktır.
Bu yerel edebi gelenek bir zamanlar "usta" geçinen kalemlerce kesintiye uğradı. Saflığı ideolojiyle, şiir lirizmini roman romantizmiyle takaslayan "usta"lar, mayasız "köy" içerikli romanları kenar, köy, kasaba epeyce dolaştırdılar. Toprak, çevreyi koyu kırmızı ile karşı karşıya getiren, kan, kin, alkollü kusmuk kokan "ideolojik köy romanları"nı kabullenemedi.
Güzellikleri, canlılığı çoğaltalım, dendiğinde, az gelişmiş kafaların ilk bulduğu bir daha yeşermeyecek odun. Sonra kaybolup gittiler, tekrar başa döndük… Kaybolan günleri bizim Ahmet Tevfik Ozan iki mısrasıyla anlatır: "Harput'ta, Buzluk'ta; yaylada Ardıç/ Rüzgârın önünde kolsuz, kanatsız…"
Edebi türler de yazarını yönlendirme gücünde... Mesela Necati Cumalı, roman ve hikâyelerinde veremediği doğal sıcaklığı, doğa sıcaklığını şiirlerinde vermiştir. Hele "Kızılçullu Yolu" şiirinde;
"Hıdırellez günü, Kızılçullu yolu
Beni herkes severdi çocukluğumda
Arabacı yanına oturtur
Kırbacı bana verirdi
Ben Fitnat hanımın oğlu,
Zayıf bir kızı severdim
Gözlerinin içi gülerdi.
Hıdırellez güneşi,
Beraber tırmanmadık mı ağaca?
Siz kanatmadınız mı ellerimi?
Elma çiçekleri?"
Bahaettin Karakoç'un şiirlerinde yurdumun bütün çiçekleri, çiçeklerin renkleri, isimleri bulunur. Onun şiirlerinde doğa ile insan arasında boşluk bulamazsınız. O, topladığı polenleri yeni bir işleme tabi tutan "bal arısı"na benzetir sanatçıyı ve poetikasına sindireceği hikâyesini şöyle anlatır: "Mart ayındaydı; evimde çalışma odamın penceresinin yanında duran çiçek saksılarına bakıyordum yoğun bir ilgiyle, yörede adına 'Çingene düğünü' dedikleri küçük boylu bir çiçek türü pembe pembe çiçekler açmış, hangi kovandan kaçıp geldiği, buraya hangi delikten girdiği, bu çiçekleri nasıl keşfedip bulduğu benim meçhulüm olan bir bal arısı, vızıldayıp dolaşıyordu bir çiçekten bir çiçeğe. Çevremdekileri dışlayıp uzun bir süre o arı ile meşgul oldum, sonra pencereyi açıp yuvasına dönsün diye dışarıya uçurdum. O günden beri sık sık arıyı düşünüyorum. Evet, nereden gelmişti, eve nasıl girmişti ve saksıdaki yeni açmış çiçekleri nasıl bulmuştu? Koklayarak mı, ses dinleyerek mi, yoksa arılara mahsus bir içgüdüyle mi? Hangi yolda olursa olsun, bal alacağı çiçeği bulmuştu işte…"
Necati Cumalı da şiiri buğdaydan öğrendiğini söylemiyor muydu?
Şehri beton duvarlar arasına kilitli insanların durmadan değişen ruh halleri ufuk açar görünmüyor, bilakis oluşturdukları anafor; onları, değerlerin düğümlerini gevşetecek müflis ironiye dönüştürüyor. Doğa ile bütünleşmeyen evleri, balkona mahkûm çocukları, çoğalan geçkin bekârları hangi saksı nereye kadar teselli eder… Şehirleri soğuk, hüzün verici beton yığınlarıyla doldurmanın alınyazısıyla bir ilgisinin olmadığını söyleyen Dominigue Simonnet'in sesi kulaklarımda çınlıyor.
Doğa sevgisi, çevre sevgisi söz konusu olunca ya çok katlı bina camlarından caddeye olanca ağırlığı ile yansıyan yakıcı ışığın yumuşattığı zifti tenlerinde ziyadesiyle hissedenlerin ya da badem çiçeği açmış tabiat ananın koynuna herkesi davet eden düğün okuntuları türünden yazılanlardır ilgimi çeken. Bu türden yazılar, şiirler beni her zaman harekete geçirmiştir. Toprağa çıplak ayakla basmanın, bir sebzeyi, bir meyveyi üstündeki çiyle koparmanın ne büyük nimet olduğunu bütün duyularımla hissetmişimdir.
Benim yazarlarım, şairlerim geçmişin tecrübelerinden faydalanarak bugünü güzelleştirmeye çalışırlar. Tabiat ananın kucağında şarkı söyleyen çiçekleri, gülleri, şırıl şırıl akan berrak çayları, ırmakları çocuklarımızın hafızalarına kaydederler. Onların bütün çabaları; yüreklerinde taşıdıkları yitirilmiş güzelliklerin izlerine bir yolcu bulmaktır.
Turgut Cansever'in diline pelesenk ettiği; çevrenin inşasında tercihlerimiz inandıklarımızın tezahürüdür, sözünü; mimarlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız, yerel yöneticilerimiz velhasıl hepimiz bir taşı dahi yerinden kaldırdığımızda düşünmeliyiz.
Gelecek nesil, kendilerini mutlu edecek mekânı bir şekilde oluşturacaktır. Fakat aradığını belirleyememiş yetişkinlerin düşleri her geçen gün biraz daha sönüyor. Çünkü bunlar hâlâ "beşeri, insana dönüştürecek" doğanın polenlerinden beslenen balarılarını kendilerine yaklaştırmıyorlar. Oysa karanlıkta bir balarısı, bir beyaz nokta yahut bir ışık ne çok şey anlatır insana… Ne çok şey anlatır şu şiirlerimiz…
Ziya Osman Saba "Bütün saadetler mümkündür" diyor. "Şu kapının açılması/ İçeri girivermen,/ Bahar, kuşlar, gündüz/ Ve bütün dünya/ Bir an içinde gürültüsüz"


