Diyar-ı Nazan
Nazan Özen
Ne doyduğum yer, ne doğduğum… Başka bir yer, ait olduğum. Gözlerimi kapatıp özgür bıraktığım anda, son sürat oraya gider çocukluğumun orta yerine oturur, kurulur başköşeye ruhum. Saklambaç oynarken benden saklanmış umutlarımı ve yıllar yılı hoyratça savurduğum gençliğimi, orada, sarmaş dolaş gezinir bulurum.
Hüznün mavi sularında boğulmamak için kulaç sallarken sığındığım bir ada. Yalnız benim keşfettiğim… Ayak bastığım anda kıymetli sahibesiyim. Anlattıkça hayalinizde netleşecek, sakın sahiplenmeyin, her hakkı benim.
Orayı ben anlatmasam kim anlatacak? Ben, ait olduğum yeri anlatmayıp da nereyi anlatacağım? Gökyüzü maviden laciverde, kırmızıdan turuncuya renklerin esiridir. Yakındır, el uzatsanız köpük köpük, avuçlarınızda sanki bulutlar. Arada sırada alaca bir hâl alır. Ressamın fırça izleri belirir. Renkler kaçışır, ne tarafa gideceklerini bilemez. Tablo eşsizleşir "ol" emriyle. Güneşi cana çok yakındır, gülen yüzü içinizi ısıtır. Yıldızlarına yürek dokunmamıştır, bakirdir mehtabı. Ahalisi üç beş yaşlı insan… Bakıyorlardır mehtaba elbet ama sadece havanın bir sonraki gün nasıl olacağını tahmin etmek için. Yağmurun ve toprağın aşkı dolanır dillerde. Sık sık kavuşurlar da, bir kokudur sarar dört bir yanı. Oh! Mis gibi aşk kokusu… Serenat yapar yağmur, bazen ritimli bazen romantik... Kimi zaman sertleşir, anlarım; kızgındır toprağa, yağar, boşaltır biriktirdiklerini, sulh olur ve dallar meyveye durur. Sonra güneş endamıyla gösterir cemalini bulutların arasından. Işığa boğar, rengini değiştirir eşsiz tablonun. Yeşilin üstünde kalan göğün son damlacıkları inci misali parıldar. Sanki bir geçit töreni… Yağmur önde güneş ardında... Göz de doyar gönül de…
Kışı da kıştır hani. Beyaz başka yaraşır; dağların, tepelerin, tek tük evlerin üstünde dantelalı bir şapka kadar şık durur. Üzerinde yürürsünüz lakin kirlenmez beyaz örtülü zemin. Geçit vermez, kapatır tüm yollarınızı. Ulaşamazsınız her istediğinize ve ulaşamaz her isteyen size. Elektrikler kesilebilir günlerce, isli gazyağı lambaları en kıymetli dekordur bu yüzden ahşap evlerde. Fitili ateşlerken gazın kokusu gelir burnunuza. Telefon kabloları kopabilir, yollar da kapalı, tamiri mümkün değil; beklemektir tek çare, teslim olmaktır orada yaşayan kadere.
Renk kendini en güzel orada ispat eder, aslına en yakın tondadır. Yeşil, adam gibi yeşildir. Siyahsa zifiri… Mavi, gökten ödünç almış mavisini; beyazsa sütün hırsızı… Kırmızı, çilekte boy gösterir, yeşil fındık ağacında, siyah gecede… Kelebekleri vardır rengârenk, benekli, sade… Bütün renklerin armonisini sunar bakmayı bilen gözlere. İnatçı kurnazlar uçar, dans ederler durup dinlenmeden. Hele birkaç tanesi bir araya gelsin, hangisine bakacağınızı şaşırırsınız. Ne kadar uğraştımsa minik ellerim dokunamadı hiç bu zarif rakkaselere.
Ve sesler… Doğaldır. Melodileriyle oynanmamıştır. Ne sol anahtarına ne "porte"ye gerek var. Birbirlerini çağıran insanların, sabahın tellalı horozun, seherin vazgeçilmez ötücüleri kuşlar, gecelerin hâkimi ateşböceklerinin nağmeleri, arada bir sessizliği bozmak adına bağıran süt verenlerin sesi… Duyacağınız ses bunlardan ibarettir. Sessizliğin korosu... Kulakların işi daha kolay anlayacağınız. İç seslerinizi dinlersiniz doyasıya.
İnsanı azdır, dilden ziyade eller çalışır. Bir verip bin alınmaya mecbur bırakılan toprak, bazen biber olur yakar, bazen domates olur kızarır sinirinden. Alışmıştır tempoya ne dinlenme ne mola, ekilir durur, lakin sever ona dokunan elleri ki; ekileni verir, cömerttir. Oralı olmanın gerektirdikleri kuşatır dört yanınızı, avuçlar nasırlaşır ama toprak bırakmaz ömür boyu yakanızı. Saçlarını okşamanızı ister, incitmeden, tırmık misali parmaklarınızla.
Zaman dolu dolu yaşanır, gün bitime kaymıştır çoktan anlamazsınız. Erken yatar erken kalkarsınız, uslu çocuklar misali. Masala ihtiyaç duyulmaz, uykusuzluk gibi bir dert de yoktur. Yorgunluktan gözler açık uyursunuz. Yarışırsınız adeta zamanla, siz önde o arkada. Veya o önde siz arkada…
Tam karşımda üç tane el ele tutuşmuş dağ; hep ardını merak ettiğim…
Ressamın büyüklüğünden ve her mevsim yenilenen tablonun güzelliğinden donup kalmış seyredip dururlar manzarayı.
Kendi oluşturdukları rengârenk görüntüden habersizdirler. Değişen her mevsim ayrı bir elbise giyinirler. Kırmızılı, turunculu, sarılı, yeşilli, beyazlı…
Bu eşsiz tablonun en özel parçası yitiğimdir şimdi. Yıktılar, yerine betondan beyaz bir hayalet diktiler. Ne yazık ki bir fotoğrafı bile yok elimde. Olsun, kime lazım onun görüntüsü, çocuklarıma sevdiklerime göstersem ne ifade edecek? Benim kadar hissedemeyecekler ne de olsa. Orası benim. Dedim ya sahibesiyim. Benim hayallerimde yaşamalı, kimse keşfetmemeli, bozulmamalı havsalamdaki izleri.
Beni ben yapan her şey orada, tavuklarla koşuştuğum bahçelerde, yitik evimin kırık tahta aralıklarında, üzüm asmasının benim için hazırladığı salıncakta, el ele gülümseyen dağlarda, bana yakalanmamak için kaçışan boya küpü kelebeklerde, yol kenarlarındaki yabani dikenler üstünde boy gösteren morlu kırmızılı böğürtlen kümelerinde, patates sökeceğim diye ciğerini söktüğüm toprakta…
Eminim her insanın, ait olduğu, her karesinde bir fotoğrafının çekildiği, umudunu yitirdiği demlerde hayaliyle coştuğu bir yer, huzura doyduğu bir sükunetgâhı var. Ben teşhir ettim saklı yerimi
El'an, netleşmiş olmalı hayalinizde tablo. Ama baştan söyledim. Sakın sahiplenmeyin, her hakkı hâlâ benim.

