Cihan İle Mithat Bey
Nazan Koral
Bu sabah büyük bir telaş vardı konakta. Bir taraftan şıra hanede tatlı kaynatılıyor bir taraftan avlu düzenleniyordu. Fırın damından gelen kokular da ev sakinlerinin başını döndürerek, işlerin yapılmasını bir hayli güçleştirmekteydi. Mahpeyker Hatun genç kız gibi seke seke koşturup dururken, Nilüfer Hanım da etrafa emirler yağdırıyordu. O gün divanlara serilen kilimler tezgâhtan yeni çıkartılmış özel dokumalardı. Renklerine nüfuz eden ahenk, motiflerdeki sır, avludaki telaşı çoğaltıyordu. Cihan ise yaz odasında gizlenmiş, kitaplara dalmıştı. Arada bir içerideki hazırlığın sesini dinleyerek muzipçe gülüyordu. Hazırlıkların sahibini de içten içe merak etmeye başlamıştı. Ama kimseye bir şeyler soramadı. Maazallah bu işlerin bir ucu kendisine değerse yanardı doğrusu. Sessizce etrafı izlemeli, ipuçlarını değerlendirerek cevapları bulmalı.
Babası Arif Bey, sabah ezanından sonra her zamanki gibi kitaplarının arasında kaybolamamıştı bu kez. Erkenden giyinip kuşanmış, Sirkeci'ye gitmek için yola koyulmuştu.
Cihan'ın babası Arif Bey, adıyla müsemma bir İstanbul beyefendisidir. Ailesinden aldığı eğitime Mısır âlimlerinden öğrendikleri eklenince sohbetine doyum olmuyordu. İstanbul eşrafı onunla hasbıhal etmekten, meclisinde bulunmaktan büyük haz alıyordu. Bu sebeple o konak, akşamları dolup taşar İstanbul'un sedası olurdu. Zaman zaman koyulaşan sohbetlerden pek anlamayan mahalle eşrafı da sadece o nur yüzünü görmek ve bir hayır duasını almak için Arif Bey'in kapısını çalardı. Böyle anlarda kahve ikramı yapan Cihan babasının nasıl da utanıp sıkıldığını gördükçe içten içe eğlenir, lakin tek bir söz etmezdi. Zaten babası gayri ciddi konulara da pek sıcak bakmazdı. Cihan şiirlerde kalbiyle bir yükselişe erse de gençliğin verdiği ruh ile eğlenecek bir konu bulur, bunu daha çok Mahpeyker Hatun'la paylaşırdı. Sohbetin sonunda da Mahpeyker Hatun'dan iyi bir laf işitir, kızarak odasına çekilir, söylenir dururdu.
O gün babasının uzaklardan misafiri gelecekti. Misafirler hiç eksik olmazdı konaktan. Sair günlerde birkaç hoca bir araya gelir, divan odasına doluşup bahçe kapısını aralayarak sabah ezanına kadar kitap okur, sohbet ederlerdi. Gece boyu yanan mangalın külleri de, kapıdan içeri dolan esintiden nasibini alarak etrafa saçılırdı. Sabah vakti ezandan sonra daha ocakta süt kaynamadan odayı temizleyip, yeni gelecek misafirlere hazırlama vazifesi de hep Cihan'a kalırdı. Gecenin izlerini takip eder ortalıkta uçuşan kâğıtlardan, açık unutulan kitaplardan bir gece evvelin sohbetine dâhil olduğu hissine kapılarak avunur giderdi. Gün olur saatlerce odada kalır, eline geçen şiirleri okurken tatlı hülyalar kurardı. Annesi Nilüfer Hanım onu aramaya koyulduğunda ise daha bir tek köşenin temizlenmemiş olduğunu görünce söylenip dururdu. O vakitler annesini sakinleştirmek hayli zordur. Her daim yardımına da -çocukluk çağından sıyrılarak, çeyiz dürmeye durduğunun farkında olan- kadim dostu Mahpeyker Hatun koşmuştur. Evin kıdemlilerinden olan Mahpeyker Hatun, Cihan'ın hülyalı hallerini fark edince bir yandan dişlerini sıkarak söylenir, diğer yandan da hanım ile bey durumu anlamasın diye çabalar dururdu.
Telaş düze ermeden avlunun kapısı çalındı. Kapıdaki demir halkadan gelen tok ses Arif Bey'in habercisiydi. Konak halkı üstüne başına çekidüzen verirken, Cihan bir anda yaz odasından fırlayarak kapıyı açtı. Babası yanında uzun boylu, çatık kaşlı genç bir adamla içeri girdi.
-Hanımlar, bizi karşılayacak mısınız?
-Geldim beyim, alıvereyim yüklerinizi.
-Buyurun Mithat Bey, şöyle dinlenin sedirde az biraz. Hemen bir sofra hazırlansın, misafirimiz uzaklardan.
Mahpeyker Hatun ne ara fırın damına girdi ne ara hasırın üzerine sofrayı hazır etti kimse fark edemedi. Gözler yeni gelen misafirin yüzündeki tedirginliği çözme gayretindeydi.
-Hazır efendim, çorba sıcakken buyurun, somunu da getirdiler.
-Geç bakalım Mithat Efendi, sizin Girit'teki otlardan farklıdır bizim İstanbul'un aşları.
-Sağ olun Arif Bey, sizin başınıza dert olmak istemem, biraz laflasak bir akıl verseniz bana da ben yoluma gitsem. İstanbul'da olduğum bir duyulursa sizin için de hiç iyi olmaz.
-Hele bir dur Efendi. Biraz dinlen, karnını doyur. Bir hal çaresine bakacağız inşallah.
Arif Bey sofrada derin mevzulara girmekten imtina ederdi. Ona göre sofra adabına riayet edilerek büyük bir şükürle yemek faslı tamamlanmalıydı. Misafirinin doyduğuna kanaat getirdikten sonra dinlenmesini istedi. İyice dinlenmeliydi ki derdine bir hal çare bulacak kuvveti toplayabilsin. Mithat Bey sofrada geç saatlere kadar vaziyeti anlattı.
-Tatsızlıkların artmasına mani olmalıyız hocam.
-Şimdi siz biraz istirahat edin. Yarın neler yapabiliriz bir müzakere edelim. Mahpeyker Hatun misafirimizin döşeği serili mi?
-Hazır beyim, böyle buyurun.
Mithat Bey bakışlarına düşen endişeyi bastırarak cevap verdi.
-Hiç zahmet etmeseydiniz. Ben kalacak bir yerler bulurdum.
-O nasıl söz Mithat Bey, siz bizim misafirimizsiniz.
Mithat Bey, aklı evde bıraktıklarında fazla itiraz edemeden Mahpeyker Hatun'un peşi sıra gitti. Kendisi için döşenen odada yere serilen yataklardan taşan sabun kokusu bütün odayı kaplıyordu. Gözleri beyaza bulandı. Beyaz Mithat Bey'i Kandiye'ye ablasının evine götürdü.
(Gecede ağır bir ilaç kokusu. Ablam çocukların çarşaflarından kestiği çaput ile temizlemeye uğraştığı yaralarımı sarıyor. Vakit yok. Adadan ayrılmalıyım. Önce İstanbul. Adada olup bitenlerden hükümette görevli arkadaşları haberdar etmek lazım. Sonra … belki Mısır… Ablam benden gizli yanaklarını silerken titriyordu.. Mithat adadan çıkabilecek misin? Allah'a emanet ol.)
Kandiye'yi anılarından çarçabuk uzaklaştırıp uyuma gayretiyle yorgana sarıldı. Istıraplı gecelerde uykuyu iyice unutmuştu. Konakta tıkırtılar gün doğmadan başlardı. Cihan sabah işlerini aceleyle bitirerek, sabırsızlıkla bekledi. Bu seferki misafir çok farklı. Babasına bir şeyler sormaya çalışmış ama Mahpeyker Hatun'un bakışlarını üzerinde hissedince birden susmuştu. Sorularının cevabını bizzat kaynağından öğrenebileceğini düşündü. O sırada Mithat Bey, giriştiği mücadelenin yorgunluğunu üzerinden atamadan odadan çıktı. Onu sofada temizlik yapıyormuş edasıyla Cihan karşıladı.
-Hayırlı sabahlar Mithat Bey,
-Hayırlı sabahlar, çeşme avludaydı değil mi?
-Evet, tabi siz yıkanmak istersiniz.
Cihan eskiden beri eve gelen misafirlerle sohbet eder, yanlarında bulunmaktan zevk alırdı. Mahpeyker Hatun ise bu güzel gözlü kızın erkeklerle artık daha mesafeli olmasına kanaat getirmiş, Cihan'ı misafirlerden uzaklaştırmak için elinden geleni yapmaya başlamıştı.
-Cihan ben misafirimize yardımcı olurum, sen pekmez kaynamış mı git bir bak. Avluya buyurun beyim. Arif Bey sizi sofrada bekliyor.
Cihan, başı öne eğilmiş, içindeki kızgınlığı dinginleştirmeye çalışarak ayrıldı sofadan. Mithat Bey hocasına karşı büyük bir mahcubiyet içinde sofraya oturdu.
-Hayırlı sabahlar hocam.
-Hayırlı sabahlar Mithat Bey. Nasıl İstanbul'un havası hasta etmedi inşallah. İyi uyuyabildiniz mi?
-Hocam ne demek! Mahcubum size karşı. Sabah ezanında uyanmalıydım.
-Uzun ve meşakkatli bir yolculuk yaptınız. Güzelce bir dinlenin, sonra Girit'deki vaziyeti muhakemeye devam ederiz.
Mithat Bey sesindeki kararlılığı keskinleştirerek cevap verdi.
-Arif Bey kâfi derecede dinlendim. İstanbul'daki arkadaşlarla vaziyeti müzakere ederek Mısır'a gitmeliyim.
Arif Bey, genç vatanseverin dişlerinin arasından adeta tıslayarak verdiği cevabı heyecanına yorarak, büyük bir merhametle konuşmasına devam etti.
-Şehirde kimleri arayacaksınız?
-Medrese yıllarından tanıdığım arkadaşlar var. Bir kaçını siz de bilirsiniz. Azapkapı'ya giderek onları bulmaya çalışacağım.
-Biraz anlatın adanın halini.
-Denizin ortasında iki halk… Birbirini anlamış, birbiriyle bütünleşmiş. Herkes aynı dili anadil bellemiş. Kız alıp vererek arada kopmayacak bağlar kurmuşlar. Ama kuzeyden gelenler oldu adaya. Gizli gizli toplanmalar… Evvela gözlerde tereddüt hissedildi. Derken merhabalar sıcaklığını yitirdi. Sonra da huzursuzluk başladı.
Mithat Bey'in "kuzeyden gelenler" demesi Cihan'ı meraklandırmıştı. Köşede çeşmenin yamacına ilişip sessizce babasının misafirini dinlerken birden atılarak;
-Kim bu gelenler? Ne oluyor o toplantılarda? Hem huzuru neden bozmak ister ki insanlar? Siz hiç katıldınız mı toplantılara?
Mithat Bey yaşadığı zorlu gecelerin izlerini taşıyan yüzünde, tek kaşını kaldırarak Cihan'a baktı. Bu çocuğun kendisiyle neden alâkadar olduğuna pek bir mana veremedi.
-Kızım sen bunları boş ver de bize Mahpeyker Hatun'un demini almış çayından getir.
Arif Bey, kızını gördüğünde yüzünde beliriveren sevgiyi hiçbir zaman gizleyemezdi. Onun boyundan büyük meselelere müdahale etmesine alışmış. Cihan çoğu zaman bir şiirle yanına gelir, hocanın vakur çehresine küçücük bir tebessüm konduran sorularını ard arda sıralardı.
Eli hamurda konuşulanları işiten Mahpeyker Hatun, Cihan'ın kafasından geçenleri dile dökmesine mani olmak gayesiyle avluya koştu. Cihan, dizginlenemeyen heyecanının pembeleştirdiği yanaklarıyla öylece bakıyordu. Babasının sohbet meclisine dâhil olacağı günün hayaliyle neşelenmişti. Ama canı gibi sevdiği Mahpeyker Hatun bazen çok acımasız olabiliyordu. Aniden fırlayıp avludaki Cihan'ı çekiştirerek fırın damına nasıl da götürdü.
-Hadi Cihan, bir el ver de şu somunu fırına verelim geç olmadan.
Cihan küskün sesini takınarak;
-Mahpeyker Hatun neden çekiştirip duruyorsun ki?
-İstersen oturaydın sofraya da iki çift laf edeydin. Nerede görülmüş beylerin sözüne evin kızı dursun. Hem sen biraz haremliğe çekilsen artık. Nilüfer Hanım da razı değil bu duruma. Kocaman oldun. Hocanın kızına yakışıyor mu?
-Ama ben sadece…
-Hadi hadi şu somunu ateşe ver de senle yukarı çıkalım. Geçen gün öğrenmeye başladığın kanaviçeye devam edelim.
-Ben babamı dinlemek istiyorum. Hem Mithat Bey de tuhaf bir adam doğrusu. Neden geldi buralara merak ediyorum. Pekmeze ekmek banarken gördüm de saçlarının altında kırbaç izleri vardı.
-Tövbe tövbe elin adamına… Hadi hadi çık yukarı.
Mithat Bey, Arif Bey ile avluda uzun uzun görüştükten sonra konaktan ayrıldı. Azapkapı'ya giderek, mühendishanede tahsil gördüğü yıllarda memleket meselelerini tartıştığı arkadaşlarını bulmalıydı. Kendisi şehirden ayrıldıktan sonra arkadaşlarıyla mektuplaşmış, ara sıra İstanbul'u ziyaretlerinde vazifeleri hakkında görüşmüştü. Arif Bey'le de bu ziyaretleri esnasında tanışmış, siyasî meselelerde fikirlerine başvurmuştu. Aralarındaki muhabbeti mektuplaşarak koyulaştırmışlardı. Mithat Bey'in sahip olduğu fikirler -yaş farkına rağmen- iki insanı birbirine yakınlaştırmıştı. İstanbul'a gelişini, kendisinden bir gün önce yola çıkan bir gemiyle, sadece Arif Bey'e haber vermişti. Arif Bey de o sabah erkenden Sirkeci'ye giderek gemiyi beklemiş, Mithat Bey'i kolundan tutarak doğruca konağa getirmişti.
Mithat Bey Galata'ya kadar yürürken İstanbul'u nicedir görmediğinden kokusunu şöyle bir içine çekti. Kavrulmuş kahve onu dost meclislerine taşıdı. Tramvaya binerek Azapkapı'da indi. Arkadaşlarını ziyaretinde sık sık geldikleri Bostani'nin kahvesinde dışarı atılan masalardan birine oturdu. Uzun zamandır içemediği nargilelerden istedi. Yanında bir fincan kahve. Eline de gazeteyi aldı. Havadisleri inceleyerek arkadaşlarını beklemeye koyuldu. Çok geçmeden medrese yıllarından arkadaşı Emin gözüktü. Yanında biriyle konuşarak kahvehaneye geldi. Mithat Bey'e selam vermeden içeri girerek kuytu bir masaya yerleşti. Duruluğunu yitirmiş camdan arkadaşını seyreden Mithat Bey, fazla beklemeden yanlarına gitti.
-Hayırlar olsun beyler, var mıydı bir selam vermeden geçmek.
Emin Bey ile göz göze gelen Mithat Bey, ziyasına düşen her gölgeye şahitlik ettiği gözlerde bir yabancılık hissetti.
-Selamlar olsun Mithat, ne zaman geldin haberimiz olmadı.
Emin Bey gözlerini açmakta zorlanıyor etrafa kısık gözlerle bakıyordu. Böyle anlarda ne düşündüğünü anlamak hayli zordu. Bir sandalye çekerek masaya ilişiveren Mithat Bey, Emin'in yanındaki adamın kim olduğunu anlamaya çalıştı.
-İki gün oldu diyelim.
-Haber verseydin, karşılardık.
-Sağ olasın, ihtiyaç olmadı Arif Hocayı bilirsin, kimseye bırakmıyor.
-Sebebi ziyaretin nedir bu sefer?
-Adadaki olayların söylentisi kulağınıza gelmiştir…
-Ne derdi varmış adanın?
O ana kadar sesini çıkarmayan Emin Bey'in arkadaşının sorusundaki usul, Mithat Bey'i bir hayli rahatsız etmişti. Sakinliğini muhafaza etmeye çalışarak,
-Ortalık karışmaya başladı. Dışarıdan gelenler huzuru bozmaya çalışıyor.
-Memleketin büyük dertleri var. İki karışlık adayla mı uğraşacağız. Oradaki okumuş adamlar ne yapıyor? Halledemediniz mi iki zibidiyi?
Mithat Bey'in söylenenlerden rahatsız olduğunu fark eden Emin arkadaşını tanıtmak için nükteli bir şekilde söze girdi.
-Nedim'i hatırladın değil mi Mithat? Medrese tahsilinden. Biz mektepten ayrılırken tanışmıştık. İyi bir de kavgaya tutuşmuştuk hani.
Sonra biz aynı yerde vazife aldık.
(Nerelisin sen? Sizin geldiğiniz ada da dil bilmeyen Türkler varmış. Mithat Bey anlatsana Türkçe bilmeden nasıl Türk olunuyor? Tahsil görmüş kodamanlarınız da mı bilmiyor dilini yoksa?)
-Ne oldu niye geldin ki sen İstanbul'a?
-Hayırdır Mithat senin bir derdin var belli…
-Huzursuzluk ada halkını rahatsız ediyor. Kimsenin canı yanmadan nasıl bir tedbir alabiliriz diye fikir almaya geldim.
Senin buraya geldiğinden haberdar mı sizinkiler?
-Kargaşayı çıkaran bir avuç doymak bilmez çapulcu. Halka vaziyet izah edilirse pek yerleşemeyecekler. Lakin halkın içinde de iktidar hırsıyla ne yaptığını bilmeyenler var. Sizlerden destek alırsak kılıç kuşanılmadan mani olabiliriz.
-Hükümetin işi çok Mithat Efendi. Hem sen de boşa uğraşıyorsun. Belli ilk darbeyi yemişsin ki sessiz sedasız soluğu buralarda almışsın.
Hadise patlak verirse yapacağımız biliriz biz. Sen merak etme. Arif Bey de iyice yaşlandı. Hâlâ memleket meseleleriyle mi meşgul oluyor? Güzel kızı da büyümüştür hani.
-Mithat Bey birden ayağa kalkarak Nedim'e doğru horozlanmaya yeltendiyse de şehre geliş gayesini düşünerek vazgeçti.
-Sizi şimdi bildim Nedim Efendi. Aradan geçen senelerde aklınız başınıza pek gelmemiş. Hâlâ aynı husumet içindesiniz. Ne yazık!
-Ne diyorsun sen Mithat Efendiii!
-Emin ben şimdi gideyim işim çok. Seninle başka zaman konuşacağız artık.
Kendine dikkat et Mithat. Herkes senin kadar müspet düşünmez. Hayatta kalırsan memleketin için bir şeyler yapabilirsin!
Mithat Bey, kulağında arkadaşı bildiği Emin'in son sözleri hızla ayrıldı kahveden.
Evini, ablasını, yeğenlerini düşünerek konağa doğru yol aldı. Aklında hep aynı düş. (Büyük denizler var. Aşılması imkânsız… Sonra aniden deniz bitiyor çöl başlıyor. Yürüyor, yürüyor ama çöle ulaşamıyor, takati kalmıyor.)
Kapıda tokmağı çalarken konağa geldiğinin farkına vardı. Kapıyı yine Cihan açıyor. Mithat Bey'in kulağında Nedim'in sözleri içeri giriyor.
-Hoş geldiniz, buyurun.
-Hayırlı akşamlar. Arif Bey evde mi?
Buyurun Mithat Bey, babam da birazdan gelir. Mahpeyker Ana'nın bir yakını rahatsızlanmış ziyarete gittiler. Annem divanhanede şimdi avluya çıkar. Gelin şöyle istirahat edin biraz.
Mithat Bey'in gözlerine üşüşen kan maviliğin seçilmesini zorlaştırıyordu.
-Hayırdır pek tedirgin görünüyorsunuz. Arkadaşlarınızı görebildiniz mi? Ne diyorlar? Her iki ahalinin maruf âlimlerinden meydana gelen bir heyet adaya gitse bir faydası olur mu acaba?
Mithat Bey, Cihan'ın yüzündeki sıcaklık ile az önce yaşadıklarını unutmak istedi. Ama birden kapı yumruklanmaya başladı. Mahpeyker Hatun'un sesi avluda…
-Nilüfer Hanım, Nilüfer Hanım…
(Arif Bey de iyice yaşlandı. Hâlâ memleket meseleleriyle mi meşgul oluyor? Güzel kızı da büyümüştür hani…)

