Çay Lekeleri
Reyhane Gümüş
Çıkmaz sokağın bitimindeki büyük çınar ağacının altında buluşuyoruz. Koca ağaç hâlâ dimdik ayakta, hiç değişmemiş. Gururla uzatıyor kollarını göğe, köklerini toprağa doğru. Yaprakları küme küme birikmiş etrafını çevreleyen tahta çitin kenarında, masalara düşmüş tek tük yapraklar. Her bir yaprak rüzgârla savruluyor, uçuşuyor, kalan yapraklar gitmek ve kalmak arasında sıkışmış, bekliyor. Çınar kalan yapraklarla dertleşiyor, giden yapraklarla büyüyor. Tahta masalar, sandalyeler, etrafta dolaşan garsonlar… Bugün günlerden rüzgâr, aylardan yaprak ve döküm yılındayız. Şimdi hiç susmadan biteviye konuşma, iç dökme zamanı, düşen yapraklar gibi dökülmeli içimizden yılların tortusu.
Kendimizi ona yakınken güvende hissettiğimizden mi, hep çınara en yakın masaya oturuyoruz. Yakınındayken, onun kollarının altındayken, yaşamın kavga gürültüsünden uzaktayken, o bizi sorgulamadan, tartışmadan dinlerken, biz onun sakin müziğiyle büyülenirken çınarın gövdesi olup göğe uzanıyoruz.
Rüzgârla sallanıyor yapraklar, devasa hışırtılar yükseliyor ama yumuşak ama derinden. Bir çınar ağacı yoksa yakınında, rüzgârın varlığını, sesini nasıl hissedebilir insan?
Çay fincanını tutarken, gözlerin ellerinde, bana çok az bakıyorsun; masada, çınarın gövdesinde geziniyor bakışların. Çayının son yudumlarını ısrarla bitirmiyor, soğuk çayı içmekte direniyorsun. Rüzgâr esiyor, ağaçla birlikte sallanıyor saçlarımız, yüzümüze burnumuza değiyor, toparlıyoruz.
Benim saçlarım açık, seninkiler toplu, "Toka var yanımda" diyorsun, "Kalsın" diyorum "Alışkınım dağınıklığa."
"Oğlun nasıl?" diyorum "Kaç yaşında oldu şimdi?"
"Dört oldu Ağustos'ta" diyorsun, "Ortaya çıktı artık, bilsen ne fena bir şey, nasıl meraklı, kıpır kıpır..."
"Getirsen bir gün onu da" diyorum, "Sana mı benziyor, babasına mı?"
"En çok bana" diyorsun çocuksu bir sevinçle, laf olsun diye sorduğumu fark etmiyorsun, "Biraz da babasına tabii."
Derin bir sessizlik oluyor. Suya sabuna dokunmayan, yerli yerinde, akıllı uslu bir soru gelmiyor aklıma. Aklıma sonu ağlamaklı biten sorular gelip kuruluyor, "neden"le başlayan, soru işaretlerinin noktalarında kaybolan sorular. Neyse ki çınar var, yaprakları, koca gövdesi ve hışırtıları sessizliği azaltıyor, kendimi güvende hissetmemi sağlıyor.
Aklıma kurulan sorulara rağmen, yüzüne bakınca sana duyduğum derin öfkenin uçup gittiğini görüyorum. Yedi yıl sonra burada otururken, gözümün önünde bu masadaki öfkeli halin, "O adamı deli gibi seviyorum ben." deyişin, söyleyeceklerimi dinlemeden uzaklaşışın, bu mahalleyi birkaç gün içinde terk ed(ebil)işin, kurtuluşun bu duvarlardan, sınırlardan, fısıltılı ağızlardan, gizli bakışlardan… Benim bu sesler kalabalığında kalışım, günlerce, elimi kolumu kıpırdatacak gücü bulamayışım, kelimelerimi kilitleyip çekmecelere, kilitleri suya atışım, kalbimin çatırdayarak ortadan ikiye ayrılışı, kıskançlıkla suçlanışımın getirdiği o yere göğe sığamayan öfke, bu mahalleye, sana, aileme ve hatta kitaplarıma öfkelenişim, annemin sırtımda taşıdığım endişeli bakışları, kitaplarımı benden saklamaları, apar topar hastaneye kaldırılışım, ilaçlarla mahalleye dönüşüm, hep konuşan hiç susmayan bir ağız gibi beni yutan mahalle, fısıltılar, yaprakların hışırtısına, ahşap evlerin gıcırtısına karışan fısıltılar… "Kızı delirmiş mi, arkadaşı oğlana kaçınca? Birlikte şehir dışına okumaya gideceklermiş, bu kızın bu kadar okuması iyi değildi zaten." Akıyor zaman ve görüntüler. Her bir görüntü kalbimde biriken acıya yeni bir damla katıyor. Bu damlalar birikip birikip de taşar hâle gelince, kendime hiç damlamayan ve taşmayan bir kalp ediniyor, eski kalbimi getirip bu çınarın dibine gömüyorum.
"Mehmet de iyi, çalışıyor durmadan ama çok seviyor işini." diyorsun aniden.
Oysa biliyorum, mahallenin fısıltıları her köşeye ulaşır. Mehmet'in geç gelmeleri, senin sıklaşan anneni ziyaretlerin, hepsini biliyorum, biliyoruz. Neden olduklarının önemi yok mahallemiz için, önemli olan başkalarının hayatında beklenmedik kötü şeylerin olması, bir başkasının mutsuzluğunu konuştukça rahatlamaları, mutlu olabilmeleri. Yani mutsuzsun, bizim için önemli olan bu. Sus, hiç anlatma hikâyeni, gizemi ürkütme, onlar tahminler yürütmeli, konuşmalı, tartışmalı, şaşırmalı, açılmalı ağızlar hayretle, "Nasıl da mutsuz!" denmeli, "Kadriye Hanım'ın ortanca kızı, kocaya kaçan kızı nasıl da mutsuzmuş şimdi, aşk evliliği yürümez, garip bir kızdı zaten geçinemez kimseyle, kocası da huysuz bir adammış, eve uğramıyormuş, içiyormuş…"
Birbirimize sormaktan korktuğumuz sorular o kadar çok ki bu yüzden susmak zorundayız ya da uzunca bir süre zihnimizi aramak, taramak, sakıncasız sorular bulmak ve en kısa şekilde, sakin bir ses tonuyla sormak bunları. Neyse ki ortalık sakin, bugün parkta fazla insan yok, rüzgârdan belki ya da son zamanlarda gittikçe az uğruyor insanlar çınar dibine.
Garson çaylarımızı yeniliyor, gri masa örtüsünün üzerinde çay lekeleri… İstemeden gözümüz lekelere takılıyor ama orada yoklarmış gibi çaylarımızı yudumlamaya ve sıradan şeylerden konuşmaya devam ediyoruz; çünkü sanıyoruz ki bakarsak o lekeler büyüyecek, ruhumuzu sarıverecek ama bakmamaya uğraştıkça daha çok takılıyorlar gözümüze.
Ayaklarını toprağa sıkıntıyla sürterek soruyorsun.
"Neler okuyorsun son zamanlarda?"
Okumak deyince…
Çınar ağacına dalıyor gözlerim, okuduklarımızın bizi bu çınar kadar güçlü kılacağına olan inancımızı hatırlıyorum ve sabah akşam okumalarımızı, yazmalarımızı, bir kitapla bir dünyayı kaldırabilecek kadar güçlü olabileceğimize dair inancımızı, kalem kâğıda, gözlerimiz yapraklara değdikçe güçlenişimizi, uykusuzluğumuzu, şimdiki uykusuz hâlimizin çok uzaklarında, uykuya kelimelerle, cümlelerle direnişimizi, kavgalarımızı, öğretilere karşı çıkışlarımızı, yaşıtlarımızın konuştuklarından, oyunlarından kaçışımızı, dağların doruklarında bir dünya, bulutların üzerinde bir kule kuruşumuzu…
Senin düşünmeden, arkana bakıp hiç bir açıklama yapmadan kanatlanıp uçuşunu görüyorum o kuleden, benim aniden, son süratle düşüşümü yere, parçalanışımı…
"Mesleki şeyler daha çok" diyorum "ve öyküler"
"Sen öykü okumadan edemezsin." diyorsun. Yanımızdaki masada oturan kadın, yanında oturan arkadaşına yemek tarifi veriyor gayretle. "Nasıl güzel oluyor tahmin edemezsin!" diyor.
"Not mu alsak?" deyip gülüyoruz.
Gözüm masadaki büyük çay lekesine takılıyor.

