Buluşma
Şeniz Bayır
Yürüyüş yapmayı, hedefinden azade adımlarla yürümeyi seviyorum. Yürüme isteğiyle yanıp tutuşan ayaklarımın, içimi gıdıklamasına daha fazla dayanamayınca halline bakarım. Zaman zaman hepimize böyle şeyler oluyordur ve içimizdeki istek geçmeden kendimizi dışarı atarız.
"Hadi!
Sokaklara vur şimdi.
Belki kendine rastlarsın…" sözü kulağımda, ayaklarım eşikte…
Bu dışarı atış bazen bizi boğan mekândan kaçmak içindir, bazen de düşüncelerimizden… Hâlbuki daha ilk adımda bize eşlik eden düşüncelerimiz, bir iç konuşmaya dönüşünce bu kaçışın nafile olduğunu anlarız. Pes edip içimizi de yanımıza alarak yola devam ederiz. Yanımda, beni düşüncelerimden uzaklaştıracak kimse olmadan öylece yürümek. Yalnızca yollar ve ben, kalabalık ve ben, "BEN" ve ben…
Gideceğim yeri bilmediğimden avaredir yürüyüşüm, adımlarım, düşüncelerim. O kadar hızlı olmasa da geminden kurtulmuş bir at gibi, özgür hissettiğim anlardır. Onları yönlendirmektense, ayaklarıma tabi olmayı seçerim. Onlar, her zaman gidilmesi gereken yere, varılması gereken zamanda götürürler. Böylece ben ayaklarımın, ayaklarım kalbimin, kalbim ise malum varlığın talimatına uyarız. Bu ahengi kuran, devam ettirene olan güvenle yolumuza devam ederiz. Zaten içinizde bir yerlere güven varsa ancak, kendinizi bu kadar azad edersiniz.
Çıkar çıkmaz daha ilk nefes alışla içim ferahlıyor ve çıkmaya değermiş dedirtiyor rüzgâr. Tozlu bir yüzeyi hafif bir üflemeyle temizler gibi benim de tozumu alıyor. Aslında bu esişe rüzgâr demek bile kaba kaçıyor. Çünkü bu etkiyi yapmayan, insanları pes ettirten çok şiddetli rüzgârlar bilirim. Daha ince bir isim olmalı. Tıpkı bu esinti gibi hoş bir meltem. Evet, adını koyduk, kulağa da hoş geliyor üstelik "meltem." İnsanı okşayan bir kadın eli gibi, ince, yumuşak. İçiniz soğuksa size ılık, içiniz yanıyorsa serin gelen meltem.
Öyle anlar vardır ki, havayı içime ne kadar çekersem çekeyim, doktorların telkin ettiği türden derin derin nefesler alırsam alayım, aldığım nefes bir türlü yeterli gelmez. Bir sıkıntı basar, ağırlaşırım. İstenen büyüklükte ve derinlikte nefes alamasam her şey bitecek gibi olur. İşte bu duyguyu ancak serin ve yumuşak bir meltem silebilir. Nefes almama bile gerek kalmadan, nereye gideceğini ve neye yarayacağını biliyormuşçasına uzuvlarımı bir bir ziyaret edip vazifesini yerine getiriyor ve bendeki yükü sırtlayıp gidiyor. Hafiflediğimi hissediyorum, kamburumu düzeltecek gücü buluyorum.
Dertlerimi yele, kendimi yola verdim. Bir iç yolculuğa sanki dışarıdaki yolculuk da eşlik etmeliymiş gibi bir kural var da ben de buna uyuyorum. Denenmeyen, yazılı olmayan ama bilinen, dile dökülmemiş bir kural. Özelliği ifşa edilmemesinde, ama kendi içinde yola çıkacaklarca bilinmesinde. Bavulunda benim dertlerimle gidişini izlerken ardından el salmayı düşünüyorum. Sizi dinleyen, derdinizle dertlenen dostlar vardır. Onları uğurlarsınız, ben de rüzgârı öyle uğurluyorum. Kendisi görülmeyen, ama desteği hep hissedilen dostlar gibi.
Güzel bir yemekten sonra tatlı yemek isteği beliriverir bende. Ziyafeti tamamlamak içindir bu istek. İşte, meltemle birlikte bu iç arınmadan sonra yağmur olsa. Dışımı temizleyecek bir yağmur ne iyi olur derken, ilk damlayı yüzümde hissettim bile. Ardından iki, üç, beş… Ve iyice bastırdı yağmur. Değdiği yerde ufacık darbesini hissettirirken, minicik damlalarla da etrafa yayılan her bir yağmur tanesini, takip ettim elerimde. Yağmur artınca bu gayretim, yağmurun hızına yenik düştü. İçime işleye işleye tatmak istediğim anlarda, hayatı ağır çekimli bir film gibi yaşamak seçeneği olsa diyorum. Mümkün olmadığını bildiğimden, ben de yağmurdan faydalanmak yolunu seçiyorum.
İnsanlar, aniden bastıran yağmurdan kaçmak için koşturmaya başladılar bile. Kimileri gazetesini, paketini, çantasını veya elinde ne varsa onu, başının üstüne tutuyor. Kimileri de binaların saçaklarını siper edinip yürüyor, bazılarıysa apartman girişlerine sığınıyor. Sebep ise ani bastıran yağmurdan kaçmak, ıslanmamak. Her olay, vakti önceden bilinen bir zamanda gerçekleştiğinden ani diye bir şey yoktur. Üstelik ıslanmamak, kaçmak tek seçenek de değil. Bu yağmuru bekliyormuş edasıyla ıslana ıslana yürümek de var, seçenekler arasında. Dudağı kurumuş insanlarınki gibi, patlamayı bekleyen bir tohumun, açmayı isteyen bir çiçeğin hal diliyle yaptığı duanın neticesi de olabilir. Belki de benim temizlenmeyi bekleyen tenime, tohumun çatlama, çiçeğin açma isteğine acele bir cevaptır. Öyleyse olabildiğince istifade edilmeliydi. Biz de öyle yaptık, adımlarım ve ben. Yağmurun ritmine yürüyüşümüzle ortak olduk. Ritmi kendinde, nasıl yağsa kulağa öyle hoş geliyor yağmurun sesi. Şimdi nasıl yağıyorsa en sevdiğim yağmur o oluyor. Sağanak yağınca, sevdiğim sağanak oluyor. Çiseleyince de çiselemesi güzel geliyor. Her hali, her nazı çekilebilen güzeller gibi. Ne yapsa yeridir, kalbim onun.
Bir reklâm filminde soruyorlar ya "içinizde çikolatalı gofret sevmeyen var mı?" herkes susuyor. Peki, "İçinizde yağmurda ıslanmayı sevmeyen var mı?" Bir ben susuyorum. Bir de ıslanmayı, ıslanıp üşümeyi, silkinip titremeyi seviyorum. İçimde dışımda ne varsa, takır takır döken bir silkiniş. Bu kadar ıslanmış ve üşümüşken beklenen an yakın demektir… Merkez üssü içim olan bir titreyiş bedenimi sarsıyor ve bildiğim o rahatlık hissi. Artık kendimi sıcağın rehavetine bırakabilirim.
Kapalı yerlerden kaçtığımıza göre, bulacağımız yer etrafı açık, üstü kapalı bir mekân olmalı. Yağmurun sesini rahatlıkla dinleyebileceğimiz, kendisini perdesiz görebileceğimiz türden bir yer. Ayaklarıma güvenmekte haklıyım, beni getirdikleri yer tam da istediğim gibi. Kendi içime sokularak oturduğum bu sandalye, çay bahçesinin yağmura nazır bölümünden. Üstü kapalı, daha fazla ıslanmayı kaldıramayacak bedenimi atabileceğim en ideal yer.
Gelen garsondan bir çay getirmesini rica ediyorum. Gelir gelmez de sıcaklığını serin havaya kaptırmadan hissetmek için, iki elimin arasına alıyorum. Buharı üstünde çayımı burnuma yaklaştırıp kokusunu içime çekiyorum. Sıcaklık elerimden, soluğumdan ve ilk yudumla da boğazımdan içime yayılıyor. Yayıldığı yerlerin gevşediğini kendini sıcaklığa bıraktığını hissedebiliyorum. Gözleri kapalı İstanbul'u dinleyen şair kadar şanslı değilim ama gözlerim kapalı yağmuru dinliyorum. Tam zamanında kendimi atmışım buraya, yoksa bu yağmurda öyle ıslanacaktım ki bir çayın ısıtamayacağı kadar çok üşümüş olacaktım. "Yürümek için en ideal yağmur çiseleyerek yağan yağmur, sesini dinlemek için en ideal yağmur sağanak olan" diye bir ayırım yapıyorum gayri ihtiyari. Zihnimden ziyade vücudumun tercihi ya da buluşu veya zevki diyebiliriz.
Yağmurun sesini biraz da çarptığı yer belirliyor, zira toprak usul usul yağmuru ve sesini emerken, çay bahçesinin çatısı sesi olduğundan da şiddetli yansıtıyor. Bazen insanın ağzından bir söz çıkar, muhatabınıza göre değişir o sözün şekli ve içi. Karşınızdaki sözünüzü anlamlandırır, ona asıl manasını veren olur. Sizden çıkan söz, hiç olmadığı bir şekilde döner size. Yağmurun değdiği yere göre ses vermesi gibi.
İçime işleyen üşümeyi atınca yağmuru izlemeye koyuluyorum. Yağmur taneleri nasıl da koşuyorlar kendilerini bekleyenlere. Her birinin mizacı farklı, insan misali. Kimi koşar adım, kimi aheste, kimi yarı istekli, kimisi yan çizerek konuyor bir yerlere ve konduruyor ıslak busesini. Sağ elimin içinde, sol göğsümün üstündeki bardağın ilk sıcaklığı geçince, masaya bırakmayı akıl edebiliyorum. Beni bu şekilde gören ama bardağı fark etmeyenler kendimce bir ayinin içinde olduğumu sanabilirlerdi. Duaya durmuş gibi görünen halim, pek de yalan söylemiyor. Kulağım yağmurun söylediği ilahide. Gözüm, bize tasvir edilen kadar bildiğim "şol cennetin ırmaklarında" aklım, acaba ırmağı sütten, baldan olan cennetin yağmuru nasıldır sorularında.
Yağmur azalmaya başlıyor, önceki hız yerini yine ilk başladığı zaman olduğu gibi, birkaç damlaya bırakıyor. Beş üç oluyor, üç bir oluyor ve yağmur diniyor. Alıştıra alıştıra başlaması gibi, yine öyle bitmesi güzel. Bazı güzelliklere birden yakalanmak veya onları birden bırakmak zor oluyor çünkü.
Uvertür sanatçıların gösterilerini bitirip sahneyi assoliste bırakmaları gibi, bulutlar sahneden çekiliyorlar ve güneş yüzünü gösteriyor. Gardırobundaki en şık kıyafeti giyinen güzel bir kadın gibi yerini alıyor. En güzel güneş yağmurdan sonraki güneştir. Bana böyle düşündürten, yağmur sonrası güneşin daha bir parlak görünmesi. Bir tek güneş değil aslında, gözüme değen her şey. Ağaçlar, sokaklar, çiçekler, taşlar ve tabi eğer varsa yağmurda ıslanmayı seçmiş insanlar. Şimdi yeniden başlamanın zamanıdır.
Yeni başlangıçlara güç kaynağıdır, az evvel yüzünü bulutlardan sıyırıp ışığını göstermiş güneş. Her bir ışını hislerimi, tenimi dört bir yandan sarıp sarmalıyor. Soğuktan üşümüş bir sokak kedisi gibi, bana uzanan bu şefkatli dokunuşları reddetmiyor ve kendimi gitgide sıcaklaşan güneşin koynuna bırakıyorum. Hava şartlarının insan psikolojisi üstünde etkisi olduğu kesin, içimdeki hüzne tercüman olan bulutlar gidince, ben de güneşteki neşeye ortak oluyorum. Bu neşe ayaklarıma güç veriyor ve beni tekrar yollara düşürüyor. Yağmur altındaki avare yürüyüşüm yerini, seri ve kendince bir iç ritmi olan dans adımlarına bırakıyor. Kalbimdeki neşe, ayaklarıma sirayet ediyor. Gücümün kaynağını kaybetmemek için güneşe doğru giden bir yürüyüş. Apartmanlar arasında kaybettikçe, tenimi tekrar onunla temasa sokmak için gölgelerle yarışa girdim. Yağmur bana dokunabilmek için ardımca geliyordu, her damlasını usta bir dokunuşla üzerime bırakıyordu. Şimdiyse güneş nazlı bir güzel gibi, gölgelerde kayboluyor, sonra bir köşe başında eteğinin izini görür gibi oluyorum ve ardınca koşuyorum. Takibim nereye kadar sürer bilmiyorum. Aşkın "fazla naz âşık usandırır" diye bilinen kadim kuralından haberdar güneş, baş başa kalabileceğimiz bir tenhalıkta kendini bana bırakıyor. Artık hemhal olabiliriz. Olduğum yerde, güneşi karşıma alacak şekilde çömeliveriyorum. Bir süre öylece hareketsiz kalıyorum, bu anı olabildiğince uzatabilmeyi istiyorum. En ufacık sesin, hareketin bu büyüyü bozacağı hissi var içimde ve ben oyunbozan olmak istemiyorum. Ondan bir işaret gelmeden konuşmayacağıma söz vermişçesine bekliyorum. İkimiz aynı anda başlasak, oyunu bozan değil de yeni bir oyuna başlayan olsak diyorum. Güneşin sabrı mı benden çok, yoksa gönül işlerinde benden daha mı deneyimli bilemem ama oyunu bana bozdurtuyor.
Beklerken içime kadar işleyip sıcaklığını dolduruyor ve ben oyun oynayan bir âşık olmaktan vazgeçiyorum. Başımı kaldırıp bir gülücük salıyorum ona doğru. Dudaklarımın her biri bu gülücüğe kanat olup uçuruyor. Sonra o da karşılık veriyor ve gözlerimi kırpıştıran bir iade-i ziyaret yapıyor. Açılıp kapanan göz kapaklarım ondan gelen işareti aldığımın bir delili oluyor.
Güneşin gitme saatine kadar devam ediyor buluşmamız. Yüzünü gösterişi gibi usul usul gidişi de izlenilmeye değer bir tören gibi. Göğü mavi biliriz ya! Sanki güneş bu maviliği inadına değiştirmek için göğü kızıla boyuyor ve kızıllık ufka doğru iyice koyulaşıyor. İlk parlaklığı kalmayan, gözleri keskin ışıklarıyla kamaştırmayan güneş, bu defa ufka verdiği emsalsiz güzelliğiyle gözleri kamaştırıyor. Kapanan gözler gibi ufukta yavaş yavaş kaybolurken her an daha güzel bir manzarayla veda ediyor insanlara. Doğuşunu daha bir sabırsızlıkla beklememiz için böylesine güzel veda ediyor olmalı. Assolistimiz, sanat yaşamının en güzel çağında hep böyle yâd edilmek için sahneyi terk ediyor.
Beni düşüncelerimden ayıran, koparan bir ayak sesi oluyor. Birden yanımda bitiveren bir insan, "merhaba" diyor içten ve tanıdık gelen sesiyle. Onun bana aşinalığı beni de birden ona aşina kılıyor. Sanki hep bu selamı bekliyormuş gibi, dışardan belli olmayan derin bir sevinçle ve en uysal sesimle cevap veriyorum. Aslında buna cevap denemez, onun sesinin bende yankılayışı gibi bir "merhaba" sökün ediyor dudaklarımdan. O da merhabayı aldıktan sonra oturuyor yanıma, aynı göz hizasından bakıyoruz birbirimize. Yarım kalmış bir muhabbete devam edercesine devam ediyor. "Rüzgârın teşviki, yağmurun refakati, güneşin cazibesiyle ayaklarımın beni çektiği bu yere geldim. Gördüğüm rüyanın sıdkına şahadet edebilmekti amacım. Rüyamda gördüğüm, kızıl ufukta beliren siluetin resmini görebilmek içindi bu yürüyüş. Tam dönüp bakacaktım yanımda oturup benimle kızıl ufuklara dalan kim, uyandım o sıra. Şimdi yanımda oturan sen, o siluetin can bulmuş halisin ve ben rüyama devam ediyorum kaldığım yerden. Tam da başımı dönüp yanımdakini göreceğim yerden." Sonra susuyor, sözün bittiği yerde sessizlik başlıyor senfonisine. O gelmeden önceki sessizliğe dönüyor her şey ve sessizlik sorabileceğim bütün soruları cevaplasın diye bekliyoruz. Ben burada hiç yalnız oturmamışım da onunla gelmişiz, o kadar yolu beraber geçmişiz ve az önceki "merhaba"yı yıllar evvelden demişiz gibi hissediyorum. Yanımda oluşunu, oturuşunu yadırgamıyorum.
Bütün bunlar, olmasını o kadar çok isteyeceğim türden ki; aklımla beraber kalbim de kanıyor, karşımdakinin sözlerinin doğruluğuna. Bana düşen onun rüyasını, benim düşümü devam ettirmek. Uzaktan bakan birisi akşamın bu kızıl saatinde, ufka karşı yan yana oturmuş, birinin başı diğerinin omzuna düşmüş iki kişiyi görür. Kızıllık onları bir hale gibi sarmış, hallerine olağanüstülük vermiş. Gerçekle hayal arası bu resme bakarken, sükûnet, birbirine sığınmışlık, iki parçası birleşmiş bir bütün görülür. Yapılacak tek iş, sahnenin perdesini usulca kapatmak ve sessizce oradan ayrılmak olacaktır.
Şairin dediği gibi, rastlarsınız belki kendinize, belki de…

