Boğazın Asudeliği
Mahmut Sami Şimşek
Prenses Sabiha Sultan'ın Ruh-ı Pâkine ithaf olunur
"Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde"
Ölümü böyle anlatıyor Yahya Kemal Hafız'ın Şiraz'daki Kabrinde. Kilometrelerce ötede, suyun ötesinde bir başka mezarlık… Bunun da adı Aşiyan… Farsça bir kelimedir Aşiyan. Bülbülyuvası manasında… Şiraz'dan dönerken getirdik bu kelimeyi. Fars diyarı hatırası… Az önce İran'da Hafız Şirazi'nin kabrini ziyaret etmiştik. Yahya Kemal'in şiirleriyle bir bahar ülkesine dönmüş, güller arasında bir mezar… Ve Fars diyarından Rum Diyarına, Yahya Kemal'in mezarına geldiğimizde aynı asudeliği görüyoruz. Uzun serviler altında bir mezar… Hafız'ın kabri için o muhteşem şiirini yazan şairin mezarı… Bu mezarın başındaki taşında da, mezar taşına kazılı, aynı beyitler yazılı.
Sonbahar akşamlarında, mezarların üzerinde açan çiçekler, toprakta biten çimenler arasında ve ağaçlardan görünmez olan gece mavisi bir gökyüzü altında, korkusunu yenip de burada biraz zaman geçiren insanda, iki dünya arasına sıkışıp kalma hissi uyandırır. Yabancıların mezarlıkları gibi düzenli, asker gibi dizilmiş, uzaktan bakıldığında domino taşları görünümünde değildir bizim mezarlıklarımız; bağımsız ve özgürce bir araya gelmiş, canlıymış hissi uyandıran, her biri sarıklı kavuklu, fesli hotozlu Osmanlıların, toplandığı bir mekândır, bir mekân-ı dervişândır, bir meclis-i hâmuşandır.
Manzarası en güzel, en hâkim tepelere, görüş açışı en geniş sırtlara uzanmış dinlenmektedir Osmanlı Kabristanları İstanbul'da. Hususen boğazın sırtlarına uzanmış, nehr-i azizin sakin sakin akışını seyrederek dinlenen mezarlıklar, hayatın gürültüsü ve kargaşasından bunalmışlar için de en güzel huzur mekânlarıdır. Baktığınızda her taraftan rahatlıkla da görülebilmelidir. Zira ölümü hatırlatmalıdır her daim bize. Yüce Peygamberimizin "Ölümü sıkça anın" fermanı mucibince, yüzümüzü çevirdiğimiz her tarafta bir berzah tablosu seyredilmelidir.
İşte Aşiyan da böyle bir mezarlık… İstanbul'un en güzel yerinde... Rumeli Hisarı'nın güvenli yamacına sığınmış, boğazın enfes manzarasında, kuş sesleri ve böcek sesleri arasında, huzurun ve sükûnetin tadını çıkarıyor.
İlk kez soğuk bir kış sabahında gitmiştim Aşiyana. Fakat ölümün soğukluğunu hissetmedim orada. Her taraf bembeyaz karlarla kaplıydı. Mezarlıktaki serviler ve çam ağaçları, kardan kürklerini giyince, tarifi imkânsız bir güzelliğe kavuşmuşlardı. Çam ağacına nasıl da yakışıyor kar. Hele Osmanlı mezar taşlarının üzerinde öyle büyüleyici boyutlara ulaşıyor ki; ressamları, şairleri baştan çıkartacak bir fettan oluveriyor birden.
Bir de Mayıs ayında gelmeli buraya. Erguvanların eflatun renkleriyle boğazı süsledikleri Mayıs ayı, İstanbul'un doğduğu aydır. Bizans İmparatoru Constantin, surları inşa edip de şehrin açılışını yaptığında aylardan Mayıs idi. Yıllar sonra Fatih Sultan Mehmet, hem İstanbul'u hem de İstanbul'la beraber yeni bir çağı açtığında yine Mayıs ayı idi. Yani İkizler burcundadır İstanbul. İyiyi kötüyü, ölümü hayatı, iç içe geçmiş bir halde bulursunuz İstanbul'da. Zıtlıklar içinde bir ahenk, kargaşa içinde bir armoni sezilir daima. Boğazın zıt akıntılarına dalıp giderken daha iyi hissediyor insan bu (ç)ağlayan sükûtu.
Mayıs sonlarına doğru kırmızı kırmızı gelincikler belirir mezarların kenarlarında. Erguvan ağaçları çoktan boy göstermişlerdi zaten eflatuna çalan pembeleriyle. Artık gizemlere açılan güzel bir dünyanın kapısıdır Aşiyan.
Şu an İstanbul'daki en pahalı mezarlıktır Aşiyan Mezarlığı. İkincisi Zincirlikuyu... Pahalıdır zira öylesine lâtif bir mezarlıktır ki, insana birden ünsiyet veriyor. Dört bir yanınız şairlerle, yazarlarla, ediplerle, paşalarla dolu. Başınızı semaya doğru çeviriyorsunuz, ağaçlarla gölgelenmiş masmavi bir atlas gibi gökyüzü, kuzeye doğru döndüğünüzde bütün heybetiyle Boğazkesen Hisarı, karşınızda tüm efsunuyla serin serin yüzen bir boğaz… "Mutlak huzur işte burada" dedirten bir mekân… Ve bu huzuru yaşayamayanların, burada yatanlara gıpta ettiği bir mezarlık… Bu güzelliğin içerisine "gömülüp kalmak" istiyor insan.
Mezarlığın kapısından girer girmez sizi, bütün yüceliğiyle ve his dünyasının enginliğini ifade eden dört mısralık şiiriyle ilk karşılayan büyük Üstat Yahya Kemal…
" Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin selviler altında yatan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter. "
Tıpkı şiirinde anlattığı gibi iki serin servi altında yatıyor. Yanı başında da kardeşi Reşad Beyatlı... Biraz daha geride Ahmet Hamdi Tanpınar... Bir dörtlükle de O sesleniyor. Beş Şehir'i Beşi bir yerde gibi dizen Büyük Edip:
" Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir anın,
Parçalanmaz akışında. "
Tarihin bütün sayfalarından kısa birer mısra-ı berceste sunarcasına, her dönemden, her sınıftan bir temsilcinin bulunduğu bir meşher-i zamandır Aşiyan. Şairlerin, yazarların, ediplerin toplandığı bir meclis-i irfandır Aşiyan. Huzuru ve sessizliği içinize derin derin çekebileceğiniz bir mekândır Aşiyan.
Yazarların mezarları… Ve kocaman kocaman her renkten lâleler güller... Burası bir Kabristan değil, âdeta bir gülistan olur bahar gelince. Güllerle dolu bir gülistan, servilerle dolu bir servistan. Sessizliği insanı ürkütmeyen, bilakis garip bir huzur veren bu mezarlık, oturup saatlerce boğazın nazlı nazlı akışını, karşı sahildeki Yıldırım Bayezid yadigârı Güzelce Hisarı, Sevda Tepesi'ni, Kıbrıslı Yalısını, Göksu Deresini seyredebileceğiniz, Küçüksu Kasrı'nın büyülü güzelliğine kendinizi kaptırıp en derin hayallere dalabileceğiniz bir mekân…
"Hayatı, tüm güzelliği ve canlılığıyla seyredebileceğiniz en güzel noktada ölüm var" demektedir lisan-ı hâliyle. Yol kenarında olmasına rağmen ölüm sessizliği hâkimdir. Boğazdan itibaren kademe kademe yükselir, zira herkes denize nazır istirahat edebilmelidir.
Âşıkların yeri olarak isim yapmış Aşiyan, bu mezarlığıyla da, aşkın son durağını âşıklara hatırlatır sanki.
Hissediyordum onların ruhlarını mezar taşları arasında dolaşırken o kış sabahında... Yahya Kemal, Aziz İstanbul'u anlatırken, Tanpınar buranın huzur mekânlarından biri olduğunu söylüyor, Orhan Veli İstanbul'u dinliyordu gözleri kapalı… Eğer onların ruhları da birbirleriyle konuşuyor, sohbet ediyorlarsa, şiir sohbetlerinin en koyusunun yapıldığı mezarlık, Aşiyan Mezarlığı olmalıydı.
Şimdi dolaşıyorum, mezar taşlarının arasında… Dört bir yanımız aşina simalarla dolu Aşiyan'da. Henüz mezarlığın bahçe kapısından girmeden sağ tarafta, şiirin en yakın dostu musikinin, büyük piri Münir Nurettin Selçuk ve hanımı, O'nun hemen yanı başında Tarık Zafer Tunaya. Ve mezarlığın demir kapısını yavaş yavaş aralayıp bahçeye girdiğimizde, sol tarafımızda yatan iki büyük üstadı selâmlayarak ilerliyoruz bu huzur dolu mekânda.
Sağ tarafa doğru ilerliyorum. Özdemir Âsaf Arun ve refikası Yıldız Moran Arun buradalar. "Biz yazarız dolu vakitlerimizde, siz okursunuz boş vakitlerinizde". Bu sözüyle tanımıştım ilk defa bu kıymetli edibimizi. İşte şimdi boş vaktim var ve okuyorum mezar taşlarını birer birer. Onların hayatlarını da zihnimden akan şeritten okumaya çalışıyorum.
Ve biraz daha ilerde parmaklıklarla çevrili bir Osmanlı mezar taşı... Sultan II. Abdülhamit Han'ın Sadrazamlarından Ahmet Vefik Paşa... Ahmet Vefik Paşa da hem yazar hem okur... Yani okur-yazar... Lâkin okurluğu yazarlığına galip… Çok okuduğu için yabancıların kendisinden "Devrilmiş Kütüphane" diye söz ettikleri Ahmet Vefik Paşa için en doğru hükmü Keçecizade Fuat Paşa vermiş ve: "O, binek taşı büyüklüğünde bir pırlantadır, ne yüzüğe takılır, ne kaldırım yapılır" demiştir. "Ne kaldırıp atılır!" ilâvesi de benden olsun. Evi de buradaydı Vefik Paşa'nın, mezarı da burada...
Biraz güneyde bir başka sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa'nın refikası Emine Refet hanımefendi. Oğlu Celâleddin Paşa ve kızı Nimet Vlora da burada.
Aile mezarlarına rastlıyorum taşların arasında dolaşırken. Bir ailenin tamamını bir arada görüp, belki bir ömür boyu hiç ayrılmamış, ölümlerinden sonra da deniz kenarında dinlendiklerini, belki de hayat boyu birbirlerini göremeyip de ancak ölümle kavuşabildiklerini düşündükçe, kendi hayatım da bir film şeridi gibi akıp gidiyor gözlerimin önünden, boğazın serin sularıyla beraber.
Çok ilginç mezar taşları da var. Bir kale komutanına ait mezar taşı, kale şeklinde iken, uçağın düşmesiyle vefat etmiş bir hostesin mezar taşı da toprağa çakılmış bir uçak şeklinde. Mermerden uçağın üzerinde " Paris'te 1973'te düşen THY uçağında hayatını kaybeden hostes Rona Altınay" yazılı. Ve altında hostesin güler yüzlü bir resmi...
Ağır ağır ilerliyorum. Osmanlı'nın son Medine Valisi Fahrettin Paşa'nın mezarının önündeyim şimdi. I. Dünya savaşında İngilizler Haremeyn-i Şerifeyn'i işgal edince "Peygamberimin merkad-i şeriflerini koruyamazsam kendimi öldürürüm" diyen Fahrettin Paşa'nın… O ki, Payitaht ile savunmakta olduğu Medine'nin irtibatı kesilince, askerleriyle aylarca çekirge yemek mecburiyetinde kalmıştı. Kutlu Şehir Medine'nin, Kutlu Müdafii Fahrettin Paşa…
Soluma döndüğümde Osmanlının münevver bir edibesiyle karşılaşıyorum. Münevver Ayaşlı Hanımefendi… Bir asra yakın bereketli bir ömür süren Münevver Ayaşlı, Sultan II. Abdülhamit Han dönemi Berlin ve Viyana Sefiri Sadullah Paşa'nın gelinidir. Eşi Nusret Ayaşlı ile birlikte yan yana mezarları. 1999 da vefat etmişti Münevver Hanım.
Bir başka mezar ve bir başka yazar. Halit Ziya Uşaklıgil… Lâkin kendisi değil, oğlu Bülent Uşaklıgil ve gelini Leyla Uşaklıgil'in mezarları bunlar. Yan taraflarında ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun kardeşi Halit Karaosmanoğlu.
Yukarı doğru tırmanırken hep bildik tanıdık simaları geçiyoruz sağlı sollu. Kimler yok ki Aşiyan'da… Şaire Nigar Hanım, hattat Hasan Rıza Efendi, Hüseyin Vassaf Efendi, ressam Şevket Dağ, Karikatürist Cemil Cem, Ruşen Eşref Ünaydın, Rıfkı Melul Meriç, şaire Şükufe Nihal Başar, Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, ilk Türk kadın sinema ve tiyatro sanatçısı Bedia Muvahhid, şair Atilla İlhan…
Abidin Dino'nun mezarı da burada. Lâkin nafile aramayın, mezar taşı yoktur kendi isteği üzerine. Tevfik Fikret ise tepedeki, projesini kendisinin çizdiği köşkünün bahçesinden seyrediyor İstanbul manzarasını. Ve İstanbul'da, Boğaziçi'nde bir garip şair Orhan Veli… Veli'nin oğlu. Hâlâ tarifsiz kederler içinde midir bilinmez lâkin Aşiyan'a huzur bulmak için sığındığı aşikâr.
" Urumeli hisarına oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları "
Orhan Veli'nin, şiirinde bahsettiği mermer taşlar, Aşiyan mezarlığının mermer taşlarıdır. Kendisi de bu mezarlıkta, dinleniyor İstanbul'da… Dinliyor İstanbul'u, gözleri kapalı. Mezar taşı oldukça sade... Ne bir çift laf, ne methiye... Ne bir unvan, ne de künye. Sadece Orhan Veli… Bu iki kelime aslında o kadar çok şey anlatıyor ki…
Ve bu mezarlığın en azize, en muhtereme üç sâkinesi. Son Padişah Sultan Vahdettin'in kerimesi Prenses Sabiha Sultan ve O'nun solunda yatmakta olan iki kızı Prenses Necla Hîbetullah ile Zehra Hanzade Sultanlar. En sağda da boş bir mezar… Dördü aynı mekânda ve yan yana. İhtimal ki o boş mezarı da hâlen hayatta olan Prenses Fatma Neslişah Sultan kendisi için ayırtmıştır. Ömrüne bin bereket... Fatma Neslişah Sultan, Sabiha Sultan'ın ilk kızıydı. Kendisiyle konuşmalarımda Osmanlı Hanedanının tüm asaletini müşahede ettiğim bu Sultan Efendi, bir padişah torunu olmanın asaletini her şeyiyle üzerinde, paha biçilmez bir mücevher gibi taşıyor. Validesiyle kardeşleri bu mezarda yatıyor. Rumelihisarı'nın gölgesinde… İstanbul'un ilk padişahının hisarının gölgesinde, son padişahın kızı ve torunları… Sabiha Sultan ise şu an Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün tam altında gölgelenen şato şeklindeki dört katlı yalıda evlenmişti. Bu yalıya bembeyaz gelinliğiyle gelen Sabiha Sultan, şu an yalının sadece yüz metre ilerisindeki mezarlıkta, bembeyaz kefeniyle yatıyor. Ne müessir bir tablo...
Ya Hanzade Sultan… O bence Osmanlı hanedanının hazin akıbetine verilebilecek en açık örnek…
Bilindiği gibi İngiltere Prensesi Diana, 31 Ağustos 1997 de Paris'te vefat etti. Bunu Mısır'daki sağır sultan bile duydu. Peki, 19 Mart 1998'de ( Kader işte ) yine Paris'te vefat eden Osmanlı Prensesi Zehra Hanzade Sultan'ı kim duydu? Hiç kimse... İngiltere Galler Prensesi vefat edince dünya ayağa kalktı. Herkes aylarca yas tuttu. Televizyonların gazetelerin günlerce flaş haberi oldu. Lâkin ondan sadece altı ay sonra vefat eden Osmanlı Prensesini hiç kimse duymadı.
Masallar gibi bir hayat yaşadıktan sonra, sonbaharda dökülen ve rüzgârla dağılıp giden yapraklar gibi, her biri dünyanın bir kuytusuna savrulmuş bu asil hanedanın talihsiz fertlerini ancak ölümün bir araya getirebildiğini düşündükçe üşüyorum, ürperiyorum ve kendimi daha yalnız hissediyorum şimdi.
Boynu bükük, vefasız fakat mahcup bir evlât gibi ayrılıyorum saygıyla buradan. Biraz daha yukarılara, hisara doğru yürüyorum bembeyaz mermer mezarların arasından. Şimdi mezarlığın en kuzeyindeyim. Üzerimden bir helikopter geçiyor. Boğazda küçük bir kayık nazlı nazlı süzülüyor.
Aşiyan mezarlığı Küçüksu Kasrı'na bakıyor. Bir perili köşkü andıran bu kasrı, oturup bir mezarın yanına, bir servinin altına, uzun uzun seyrediyorum. Dalıp gidiyorum boğazda… Bu kasrın önünde… Hayallerin en güzeline… En derinine… Az önceki küçük kayığa inat devasa bir Rus tankeri geçiyor. Hayır, tanker değil, yüzen şehir geçiyor. Sanki Rusya geçiyor. Büyük bir lokma gibi geçiyor boğazımızdan.

