menü


Aytmatov Olmak

Ayşe Yılmaz

Cengiz Aytmatov'un ölümü, başta Türk dünyası olmak üzere dünyadaki tüm Aytmatov severleri derin bir hüzne sürükledi. Peki, Aytmatov kimdi ve onu bu denli geniş bir kitleye sevdiren özelliklerini neye borçluydu? O, ilk olarak çok büyük bir romancıydı. Geniş hayran kitlesine sahip bir yazardı. Yerelden evrensele ulaşmasını bildi ve eserlerini daima bir öngörü ile meydana getirdi. Dünyanın gün geçtikçe felakete sürüklendiğinin farkındaydı ve buna yüreği yanıyordu. Elinden bir şey gelmiyordu yazmaktan başka. O, kalemiyle savaştı daima. Yazdığı roman ve hikâyelerde kendi toprağının sesi ve kokusu vardı. Ama okuyan herkes onun eserlerinden kendine göre bir pay çıkarabiliyordu. Belki de onu evrensel yapan bu özelliğiydi. Her okuma, insana farklı bir ufuk açıyordu.

Başlangıçtaki soruya dönersek, yani onu bu denli geniş kitlelerce okunur kılan özelliklerini sorgularsak Aytmatov'un hayatına ve eserlerine bakmamız yeterli olacaktır. Onun Çocukluğum adlı anıları, Muhtar Şahanov'la yapılmış röportajlarından oluşan Şafak Sancısı adlı kitabı, yazarın samimi itiraflarına yer verdiği için bize de büyük yazar olmak konusunda önemli ipuçları vermektedir. Bu yazıda da Aytmatov'un hayatı ve eserleri arasındaki paralellikler incelenecek ve "Aytmatov olmak" meselesi irdelenecektir. Özellikle genç yazar adaylarının acı tecrübelerle yoğrulmuş bu büyük yazardan öğrenecekleri çok şeyler olduğuna inanıyorum.

Aytmatov'un roman ve hikâyeleri incelendiğinde II. Dünya Savaşı'nın ve yazarın içinde yaşadığı dönemin şartlarının yazarın hamurunun oluşumunda çok önemli bir etkiye sahip olduğu açıkça görülecektir. Onun eserleri bu acılı savaşın ve Sovyet rejiminin Türk halklarına yaptığı baskıların sayısız yansımalarını taşımaktadır. Zaten büyük yazar kendisiyle yapılan bir röportajda da "Bence benim kitaplarımın en büyük özelliği gerçekleri yazmasıdır. Hayatın kendisini ve karşılaştığım acı, tatlı her şeyi olduğu gibi kitaplarıma aktardım." diyerek yaşanılan hayatla eserleri arasındaki yakın ilişkiye açıklık getirmiştir.

Aytmatov'un dünyaca ünlü eseri Gün Olur Asra Bedel Sovyet sisteminin dar kalıpları içinde yazmak zorunda kalan bir yazarın sembolleri zirveye çıkardığı bir romandır. Köküne yabancılaşan insanların acıklı hâlini mankurt sembolüyle anlatan büyük yazar, bu romanında Kırgız halkına ait değerleri de romana ustalıkla yerleştirir. Bazı eserler vardır ki yazarın tüm eserlerini o esere hazırlık olsun diye yazmış olduğunu düşünürüz. İşte Gün Olur Asra Bedel de Aytmatov hayranları için öylesi bir kitaptır. Bu büyük eserin oluşumu, yazarın babası ve yakın çevresindekilerin yaşadığı büyük acılarla yakından ilişkilidir. Büyük yazar, Şahanov ile yaptığı bir röportajda babası ile ilgili trajik anılarını şöyle anlatır:

1937'nin Ağustos, Eylül aylarındaki Prava gazetesinde yayınlanan iki makalenin ardından devlet idaresindekiler kara listeye alınmaya başlandı. Babam da onların arasındaydı. Tehlikenin yaklaştığını hisseden babam; "Çocuklarla gidin. Beni tutuklayacak olurlarsa seni de Halk düşmanının hanımı diye sorguya çekebilir, sürgün edebilirler. Kimsesiz kalan yavrularımızı öksüzler evine teslim eder, soyadlarını değiştirirler. Frunze'ye değil, Şeker'e gidin. Anayurt, akraba, akran sizi aç bırakmaz. Yaşadığım sürece mektup yazar, haberleşmenin yollarını araştırırım." deyip, anamı Kazan tren istasyonundan trene bindirmiş. Tren kalktığı zaman, bir hayli mesafeye kadar bize el sallaya sallaya koşmuş, koşmuş. Değerli eşiyle candan sevdiği dört yavrusunu son defa uğurladığını Allah o anda ona hissettirmiş olmalı. Babamın Moskova'dan postane fişine alelacele yazdığı en son mektubunu halen saklıyoruz. Enstitü'den atıldığını yazıyordu. "Acaba ne zaman tutuklayacaklar" diyen tedirgin hali her cümlesinden belliydi. Anam Nagima'ya gözbebeği dört yavrusunu emanet ettiğini, kendisinin suçsuz olduğunu ve gücünü kuvvetini genç Kırgız Devleti'nin gelişmesi için sarf ettiğini anlatıyordu mektubunda.

Babam çok geçmeden, tutuklandı, trenle Frunze'ye getirilip hapse atıldı ve sorguya çekildi. Aradan çok geçmeden sülaleden dört kişi halk düşmanının yakın akrabaları oldukları gerekçesiyle hapse atıldılar ve bu kişilerden bir daha haber alınamadı.

1957 yılında İç İşleri Halk Komiserliği'nden "Aytmatov T. Hakkında bilgi istemişsiniz. Gelip haberini öğrenebilirsiniz." diyen bir yazı aldık. Anam heyecanından ne yapacağını şaşırıyordu. Kalbi küt küt atıyor, ikide bir oturup kalkıyordu. Beraber yola çıktık. Anam sürekli konuşuyordu: Babanı Sibirya'ya götürdüklerini tahmin ediyorum. Şimdi oralara sürülenlerden çoğu hürriyete kavuşuyorlar sizleri görse sevincinden ağlar. Cengiz ile İlgiz evlendiler. Lüsya ile ikiniz de büyüdünüz, terbiyeli birer genç oldunuz. Acaba babanız değişmiş mi? Tutukladıkları zaman 34 yaşındaydı. Bu sene 55 yaşına girdi. 20 yıldır görüşmüyoruz. Bir tek ölmediğimiz kaldı. Ne zorluklara maruz kalmadık ki? Allah babanı sağ salim görmeyi nasip eyleye. Fakat Sibirya'ya sürülenler arasında oralardan evlenenler de varmış. Olsun, hayatları pahasına dahi olsa bazı şeyleri yapmaya mecbur kalmışlardır muhakkak. Yeter ki yaşasın. Hay Allah, elim ayağım titriyor. Görüştüğümüzde sevinçten kalbim durmasın. Diyerek koşuyordu anam. Konuşup düşünürken iç işleri halk komiserliğine geldiğimizin de farkında değildik. Anam giriş kapısındaki silahlı görevliye davetiye mektubunu gösterdi. Annemin içeri girmesiyle dışarı çıkması bir oldu. Yüzünde bir ay evvelki halinden eser yoktu. Benzi sararmış halde anamı görünce, beni tuhaf bir korku sardı. Hemen anamı ayakta tutabilmek için koluna girdim. Gözlerinden akan yaşlar yüzünü epey ıslatmış, hâlâ sessizce ağlıyordu. Dudakları tir tir titriyordu. Tek kelime konuşamadan bana elindeki kâğıdı uzattı. Kâğıtta babamın davasının tekrar ele alındığı ve ölümünden sonra aklandığı yazıyordu.

Lanet olası bu kâğıt parçası 21 yıllık ümidimizi bir anda paramparça etmişti. Anamla ikimiz, deli dana gibi el ele tutuşarak neye uğradığımızı şaşırmış bir vaziyette zar zor ilerliyorduk. Yaşamanın hiçbir anlamı kalmamış, hayata olan bağlılığımız kopmuştu sanki. Anacığıma bakıyorum; gözleri fersizdi, yüzünde ümitsizliğin ifadesi belirmişti. Hey kudret dedim kendi kendime. 21 sene boyunca her türlü eziyete, zorluğa tahammül ederek bizi destekleyen, Törekul bugün olmazsa yarın gelir ümidiydi. Ah anam ah, bu uğurda sen neler çektin neler?

Bir an bağıra bağıra ağlamak geldi içimden. Yıllar süren, bizim ailemizi kıskacına alan adaletsizliği olanca sesimle lanetlemek istedim. Ancak yanımda sendeleye sendeleye yürüyen, ani haberin şokundan henüz ayrılamayan zavallı anacığımın yarasını deşmeyeyim düşüncesiyle kendimi zorla susturmuş ve gözyaşlarına boğulmuştum.

Törekul Aytmatov'un başından geçenler Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel ve Cengiz Han'a Küsen Bulut romanlarındaki kahramanı Abutalip Kuttubayev'i hatırlatır. Abutalip, sebepsiz olarak tutuklanır ve Tansıkbayev'in yaptığı işkenceler neticesinde kendisine yapılan suçlamaları kabul etmek zorunda kalır. Nihayetinde Cengiz Han'a Küsen Bulut romanının sonunda yapılan işkencelere daha fazla dayanamayarak intihar eder. Törekul Aytmatov ile Abutalib'in hayatı arasındaki paralellikler bize, Aytmatov'un babasının Stalin'in yüz binlerce kurbanından biri olduğunu ve onun da diğerleriyle ortak bir kaderi paylaştığını gösterir. Aytmatov, romanlarında onlardan birini, Abutalib'i anlatmış ve kalbindeki acıları onun vasıtasıyla okuyucusuna aktarmıştır.

Aytmatov, hayatı boyunca baba hasreti çekmiş ve bu hasreti Beyaz Gemi romanındaki çocuk vasıtasıyla okuyucularına aktarmıştır. Romandaki çocuğun anne ve babası birbirinden ayrıdır. Çocuğu dedesi büyütmektedir. Çocuğun babası hakkında tek bildiği şey, onun gemilerde çalıştığıdır. Bir tepeye çıkarak her gün Isıkgöl'den belli bir saatte geçen beyaz gemiyi seyreder ve babasının da o gemide olduğu hayaliyle avunur. Fakat tıpkı yazar gibi babasına hiçbir zaman ulaşamaz. Roman adeta efsanelerin ve hayallerin de yıkılışını ifade eden bir sonla, isimsiz çocuğun babasına kavuşmak amacıyla kendisini sulara bırakmasıyla neticelenir. Beyaz Gemi'deki babaya hasret duygusu ile Aytmatov'un hayatı boyunca hissettikleri arasında dikkat çekici benzerlikler vardır.

Yazarın Asker Çocuğu adlı hikâyesinde babasını savaşta kaybetmiş yetim bir çocuğun kısa fakat trajik öyküsü anlatılır. Bu kısa hikâyede Aytmatov; beş yaşındaki yetim bir çocuğun babasına duyduğu hasreti, özlemi ve savaş karşısında çocuk yüreğinin nasıl bir acıyla burkulduğunu büyük bir başarıyla okuyucuya aktarır.. Hikâyedeki çocuk, annesi Cihangül'le birlikte yaşamaktadır. Beş yaşlarındadır. Hikâyede, çocuğun annesi ile birlikte bir sinemada savaş filmi izlemesi anlatılır. Çocuk, savaşı ilk kez sinemada görür. Kendi savaş oyunlarını hatırlar; fakat kendi oyunlarında çocuklar vurulsalar da tekrar dirilebilirler. Oysa sinemadaki savaşta vurulanlar bir daha yerlerinden kalkmamaktadırlar. Bu ayrıntı ile hikâyede, savaşın gerçekliğinin çocuk muhayyilesi üzerindeki etkisi okuyucuya hissettirilir.

Çocuk, savaş filmini büyük bir heyecanla izlerken annesi filmdeki oyunculardan Ruslara pek benzemeyen bir tanesini işaret ederek "Bak, bu senin baban!"der. Bu dakikadan itibaren film çocuğun kafasında farklı bir şekil alır. Artık babasının her hareketini hiç kaçırmadan izler. Film sona erdiğinde babası ölür. Çocuk sinema salonunda "Gördünüz değil mi? O benim babamdı işte! Onu öldürdüler!" diye bağırmaya başlar. Bunun üzerine büyükler ona gerçeği söylerler: "Ne diye bağırıp çağırıyorsun? O senin baban değil, sadece bir aktör! İstersen sinemacıya sor!" Çocuk bu söze inanmaz ve annesinin "Kalk yavrum gidelim, evet, o senin babandı." sözleriyle oradan ayrılır. Bu durumun ardından çocuğun yüreği bitmez tükenmez bir acıyla dolmuş ve annesine sarılarak ağlamak istemiştir. Çocuk ilk kez yetimliğinin acısını içinde duymuştur. Ancak babasının içinde yaşamaya başladığının farkında değildir.

Kaltay Muhammedcanov ile Cengiz Aytmatov'un ortaklaşa yazdıkları Fujiyama adlı piyeste de savaş konusuna temas edilir. Toplantıya katılanlardan beş erkek, gençliklerinde savaşa gitmişlerdir. Arkadaşları Sabur başlangıçta savaşa teşvik edici coşkulu şiirler yazar; ancak bir süre sonra savaşın gereksizliğine inanmaya başlar ve bunu da şiirlerinde dile getirir. Savaşta ihbar edilir ve sürgüne gönderilir ardından da temize çıkarılıp bütün hakları iade edilir. Beş arkadaştan biri Sabur'u ihbar etmiştir. Piyeste bu konu irdelenir ancak onu kimin ihbar ettiği ortaya çıkmaz. Piyes, savaşın insan psikolojisi üzerindeki derin etkilerini yansıtması bakımından önem taşımaktadır.

Yazımı; Aytmatov'un bir çocuk olarak savaşa bakışını ve bu büyük acının altında çocuk muhayyilesinin nasıl etkilendiğini, dahası "Aytmatov olma"nın sanıldığı gibi kolay bir iş olmadığını anlatan şu çarpıcı satırlarla sona erdirmek istiyorum:

Savaşı düşündüm. Önceleri savaşı sürekli makineli tüfek ve sonsuz patlamalar, düşmanların yığınla yıkılmaları ve kendi adamlarımızın hiç yaralanmadan çıkışı olarak tasavvur ederdim... Bu çocukça tasavvur şimdi korkunç bir şekilde yıkılıyordu. Cepheden köy sovyetine nerdeyse iki günde bir vuruşurken ölenleri bildiren siyah kâğıtlar gelirdi. İşin en kötü tarafı da ölenlerin ailelerine kötü haberi ulaştırmaktı. Bu korkunç gerçek aksakallı ihtiyarlar tarafından duyurulsa da bütün köy ölenler için ağlasa da kederli evlere haberi ben vermek zorundaydım. Üzerinde askeri mühür ve komutanlarla diğer askerî personelin imzası bulunan avuç içi büyüklüğündeki küçük kâğıtları bir önceki sekreterden kalan harita kutusundan çıkarmak korkunç bir işkenceydi. Üzerinde birkaç satırlık bir yazı vardı. Alçak sesle okur, Kırgızca'ya tercüme ederdim. Sonra sessizlik. Arkasından, yamaçlardan kopup aşağıya doğru yuvarlanan taş parçalarını hatırlatan bir iç geçirme duyulurdu. Hiç suçum olmadığı halde gözlerimi kaldıramazdım. Kâğıdı uzatıp "Saklayın!" derdim. Burada annenin boğuk takatsiz ağlayışı kısa hıçkırıklara karışır, onu da sessiz ağlayış takip ederdi. Canlı bir evladın yerini ufak bir kâğıt parçası tutar mıydı?

Ne orda durabilirdim, ne çekip gidebilirdim ne de onları teskin edebilirdim. Üzüntülerini azaltacak hangi kelimeleri bulabilirdim ki? Böyle anlarda evden süratle çıkmayı, bir tane makineli tüfek, evet makineli tüfek, daha aşağısı değil, kapıp doğrudan kâğıdın geldiği cepheye gitmek isterdim. Ve orada, şiddetli bir gazapla haykırarak, hiç susmayan sürekli ateş eden makineli tüfekle faşistleri tarardım. Fakat bunun sadece bir rüya olduğunu biliyordum. Bir çocuğa, özellikle böyle kısa boylu bir çocuğa kim makineli tüfek verirdi? En azından birazcık daha uzun boylu olabilirdim...

Evet Sevgili Aytmatov! Boyun yetmediği için belki kimse sana makineli tüfek vermedi; ama Allah sana çok güçlü bir kalem verdi ve sen de kaleminle en güçlü silahların bile güç yetiremeyeceği çok büyük işler başardın, tüm dünyada tanınan ve sevilen eserler kaleme aldın. Ve sonuç olarak diyorum ki iyi ki asker değil de yazar olmuşsun. Ve iyi ki Aytmatov olmuşsun!

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Mart-Nisan Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tıklayınız

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tıklayınız

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tıklayınız


son sayı



ziyaretçi sayısı




ferfir