Anneannem Ben ve Dağlar
Cansaran Kızıltaş
Dağlara çıkardık anneannemle, ırmakları aşar, karşı tepelere tırmanırdık. "Kayım bas ayaklarını taşlara, sonra düşersin." derdi anneannem güven veren, sımsıcak sesiyle. Billur gibi akıp giden suyun dibine takılırdı gözlerim. Taşlarla buluşurdu endişelerim. İrili ufaklı çakıl taşları pırıl pırıl oynaşan günün ışığında akıp giden nice zamanların yorgunluğu içinde arkadaştılar; su ve toprak ile… Hissederdim bunu…
Suyun derinliklerinde küçücük ayaklarım korkuyla sarılırdı çakıl taşlarına, sımsıkı sarardı parmaklarım, ırmağın yatağında iz bırakırcasına…
Ve… Küçük adımlarla dikkatli bir şekilde, anneannemin eline daha bir yapışarak geçerdik ırmağı…
Karışırdık dağın eteğindeki bilinmez zamanların hüznüne. Başlardı yolculuğumuz zirveye doğru…
Niçin bu yolları seçerdi anneannem? Başı dumanlı dağlara, içindeki uzaklıklara âşık mıydı bilinmez? Hayatın öğretisi onun yüreğinde gizliydi sanki.
Dağların tepesine ulaştığımızda, cam gibi su birikintileri karşılardı bizi… Küçük küçük gözeler…
Anneannem onların "göze" olduğunu söylerdi. "Haydi yavrum şimdi su içelim" derdi. "Su bulanır, kirlenir içemezsin… Bana bak, beni gözle…" Sonra iki avucunu açardı. Ellerimiz yan yanaydı artık. Birlikte bu bengisudan- ellerimizi derinlere değdirmeden, bulandırmadan- içerdik.
Güneşin, havanın çıldırtıcı güzelliğini, safiyetini, asırlara perçinlemiş olan suydu bu! Üzerinden nice güneşler, nice zamanlar geçmiş…
Biliyorum ki bu ulu dağların suyu ruhumu derinleştiren, ruhuma geçmiş zamanların hasretini değdiren bir el gibi dokunurdu yüreğime. Bana şifa, ama bir o kadar da hüzün verirdi.
Dağlar ve biz… Sonsuz zamanların bilinmez iki yolcusu gibiydik. Sonsuza dek yaşamak için, varlıkta yoktuk sanki… Ve yalnızlık… İçimi derin bir yalnızlık duygusu kaplardı. Kaybolmuş gibiydim.
O zamanlar, dünyanın ortasında bir yerde duran ilk insanın yaratılışının yalnızlığını ve gördüğü her şeyin korkusunu yaşıyordum. İçimi çatlatırcasına şaşırtırdı beni gördüğüm her şey… Bilinmezliğin çaresizliği içinde çocukluk yıllarımın hayata dair hüzünlerini, hayatın sırrını keşfetmeye çalışan; yorgun bırakan bu duygunun beni bu dağlarda yakaladığını biliyorum.
Anneannem bana öylesine bir yük yüklemiş! Şimdi bunu daha iyi anlıyorum. Kâinatın sırrını… Bu sırrı bulabilmek için çekeceğim ıstırapların uzun yolculuğuna çıkarmış beni.
Müthiş sırrın peşine düşerken dingin dönemlerinde kendi içinde fırtınadan gemiler yaratmıştı; onlarla beni sonsuz yolculuğa götürmüştü.
Sonra bir çıkın içerisinde azığımızı çıkarırdı anneannem. "Bak yavrum!" derdi, "kuşlar sana neler getirmiş! Haydi, bir lokma ondan, bir lokma da bundan…" yedirmeye çalışırdı.
Günü akşama dönüştüren yalnızlığın hüzünleri arasından inerdik dağlardan.
Sonra yine tabiatın sessiz koynunda, günün son şarkısını mırıldanan, gümüş rengi ırmaktan, küçücük adımlarla, "kayım basarak" geçerdik karşı kıyıya…
Sonsuz sır, sonsuz büyü sona erer; karışırdık hayatın içine...

