menü


Ali

Buhari Çetinkarya

işgalde iki kolunu ve tüm ailesini,
evine düşen bomba sebebiyle kaybeden
ıraklı küçük Ali'ye

Burada değil misin Ali? Hayır hayır buralarda olmalısın. Ne zamandır uyuyorum bilmiyorum. Herhalde hiç uyanmayacağım zannedip uzaklaştın benden. Pek çoğu gibi yine inandığım bildiğimden farklıymış Ali. Uzaklardan konuşuyoruz artık.

Bir insan olduğumun farkına ilk kez yedi yaşımda vardım. Bu yaşta olanlar ve bu yaşı yaşamış olanlar gibi ben de hayatımın geri kalan kısmının başladığı dönüm noktasında vardım, var olduğumun farkına. İstisnalar haricinde okula başlanılan ve okulla beraber yaşamın tümüyle değiştiği yaşta ben, dışarıdakiler için artık insandım.

O yaşa kadar annem ve babam benim sahibimdi. Sonrasında ailem... Çevrem, elbette ki ailemin çevresinden ibaretti. Ben de Mıstıvali (Mustafa Ali) Hoca'nın büyük oğlu... Gerçekten sahip olunana sahibinden ötürü itibar edildiği doğrudur. Komşularım, sokağımızdaki her haylazlığımın karşılığının, Mıstıvali Hoca'ya verilecek karşılık olduğunu bildiklerinden en fazla hafifçe azarlarlardı o kadar. Yalnız başıma dolaşırken (ki hâlâ öyle) kimse dönüp ilgilenmezdi. Zaten bunu gerektirecek bir neden de yoktu. Zaman olur ki annem elimden tutar ve nereye giderse birlikte gidecek oluruz, sonrasında annemin bir ahbabı rast gelir işte o zaman ne şirin, ne sevimli, ne akıllı, ne de çok kardeşlerini seven bir çocuk olurdum. O yaşlarda iyi ki "Ya annem elimden tutup dolaştırıyor olmasaydı!" diye muhakeme edecek basiret olmuyor. Okula başladıktan epey bir zaman sonra caydırıcı bir vücuda sahip olana kadar büyük ağabeylerden ve hatta ablalardan mütemadiyen dayak yerken aslında böyle olmadığımı anladım. Annem taş doğursaydı ve taşla gezseydi yine sevimli bir taş olacaktım.

Bana özel davranılacağı günlerin başlayacağı sabah, babamla kahvaltı ettik. Annem, biz kahvaltı ederken bir hafta kadar önce Ulalılar Mağazası'ndan aldığımız mavi okul önlüğünü ve önlüğün yakasına boyundan dolanarak iliklenen yakalığı ütülüyordu. Bu elbiseyi Ulalılar'dan alırken hiç umursamıyordum. Halbuki çocuklar okul önlüğü alınacakken nasıl da o küçücük bedenlerinden taşarlar değil mi? Giyimime hiç özen göstermedim. Hâlâ öyleyim… O yaşlarda elbiselerimin artık yamanacak yeri kalmamışsa sahibim olarak annem, pazara götürür pazarda üzerime elbiseler seçer, dener, beğenir, alır ve o elbiseleri yine paralanana kadar giydirirdi. Yeni bir elbise giymek beni hiçbir zaman heyecanlandırmadı Ali. "Üzerine çok yakışmış" dendiğini duymak da… Yüksek tahsile başlayana kadar hep pazardan giyindim. Hâlâ da öyle… Tek farkla; bu sefer benim beğenilerimin annem nazarında az da olsa değeri vardı. Yüksek tahsile başlamak için memleketimden ayrılacağımın hemen evvelinde yine beraberce pazara gittik. Üç beş kazak, birkaç pantolon ve ıvır zıvırla eve döndük. Bunlar diplomamı alıp para kazanmaya başlayana kadar giyeceğim elbiselerdi.

Yıllığına "yaz kış bot giyer" diye yazmışlar?

Sen de vardın Ali. Daha birinci sınıfın baharı yeni gelmişti. Arkadaşlar, yazlık ayakkabı bakmak için beni de Gedikpaşa'ya çağırdılar. Her halde koca kış mekap bot giyen birinin, yazlık ayakkabı alışverişine çıkacağını düşünüyorlardı. Hiç bozuntuya vermedim. Hükümetin, cebimize sadaka niyetine koyduğu krediyle aleladenin adisi bir ayakkabı aldım. Zaten bir ay sonra burnu açıldı. Üniversitenin bütün yazlarında botlarımı, bağcıklarını çıkarıp yazlık niyetine giydim. Bunu gördükleri için de bir daha alışverişe çağırma münasebetsizliğini göstermediler.

Ya amca elbisesi?

Seninle laf lafı açıyordu Ali, peki onu da anlatayım. Yine üniversiteye başlayacağım yaz bir komşumuz vefat etti. Yaşlıydı zahir. Hanımı rahmetlinin her gün giydiği takım elbiseyi birkaç gün sonra taziyesine giden anneme göstermiş. Hani ihtiyacı olana versin diye… O da büyük oğluna diye almış. Kahverenginde dediğin gibi; tam bir amca elbisesi… Paçalarını ve belini, evde bana uydurduk. Burs mülakatlarında, evlenen arkadaşların düğünlerinde giymek dışında pek giymediysem de mezun olana kadar (Sosyal Yardımlaşma'dan verilen diğerini saymazsak) tek takım elbisemdi. Diğerini saymazsak diyorum çünkü ikinci ya da üçüncü giyişimdi ki köpekler paramparça etti. Köpek işte… Annem yanımda olsa "ne şirin, ne sevimli" demez yine saldırırdı. Bu amca elbisesini; işe başladıktan sonra birkaç aylık maaşımdan arttırıp yeni bir takım elbise alana kadar giymeyi düşünüyordum. Fırsat olmadı. Bu sefer patronlarım beni bir mağazaya götürdüler ve baştan aşağı giydirdiler. Kısacası Ali, bu zamana kadar ne giyip ne giymeyeceğime bir türlü karar veremedim.

Önlüğümü, bu gün dahi değişmeyen bir umursamazlıkla almıştık. Filancanın oğlu, falancanın kızı okula gidiyor. Evet biliyorum. Çocuklar okuldan dağılıyor. Görüyorum. Okulun bahçe duvarından bin meşakkatle atlayıp hademe beni yaka paça atana kadar çocuklarla oynuyorum. Hatta "Hademe benim okula gitmediğimi nereden anlıyor? Acaba bu çocukların hepsini tanıyor mu?" diye sorguluyorum. Ama bana Ulalılar'dan alınan elbisenin, okul kıyafeti olduğunu anlayamıyorum. Benim ne giydiğim pek umurumda olmadığı gibi başkalarının ne giydiğini de pek önemsemiyorum.

Tüm talebeler olarak aynı kıyafeti giydiğimizi, okula başladıktan birkaç ay sonra anladım. Nasıl mı? Bir öğrenci ant sırasına mavi önlük ile geçmişti. O an ben dâhil herkesin, siyah önlük giymiş olduğunu gördüm. (Resim sınıfının duvarlarında cam çerçeveli resimler sergileniyordu. Resimlerden birinin camına gayri ihtiyari parmağımı sürttüm. Parmağımı sürttüğüm yer tozdan arındı. Ne var ki bütün resimlerin ne kadar tozlu olduğu anında tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Parmağımı sürttüğüm yer "su-i emsal" olmuştu. Tüm resimler gerçekliğini aniden ortaya döktü.) Tıpkı böyle fark ettim siyah önlük giydiğimizi ve Ulalılar'dan o gün okul önlüğü aldığımızı.

Okula başladığımızın ilk günüydü Ali, sen de vardın. İlk ders tanıştık. İkinci ders öğretmen tahtaya "A" çizdi. Neye benzettiğini hatırlamıyorum. Sonrasında "B" bakın çocuklar gözlük… Tahammül ettim. Sonra "C" bakın Ay Dede. Buna tahammül edemeyip Ay Dede değil -ce- dedim. Sonrasında ilk hayal kırıklığım. Okula başlamadan önce okumayı, yazmayı zaten biliyordum. Nasıl öğrendiğimi hatırlayamıyorum. Okul sadece okuma yazma öğretiyordu bence… Geri kalan her şeyi de kitaplardan okuyarak öğreniyoruz sanıyordum. Bu yüzden okul hayatım boyunca rahat edeceğimi, diğer çocuklar okuma, yazma öğrene dursun, ben okul hayatımın bir oyuna dönüşeceğini, sınıfın hep gözdesi olacağımı hayal ediyordum. Öyle olmadı. Yüzü tahtaya dönük öğretmen, sınıfa dönüp "Hanginiz o küstah?" diye bağırınca (isimlerimizden birbirimizi henüz tanıyamadığımız için) tüm sınıf parmağıyla beni işaret etti. Öğretmen bir hışımla sıramın başına geldi. Suratımın iki üç katı büyüklüğündeki tokadını bana indirip Ali, senle bağlı olduğumuz pazımdan beni tutarak en arka sıraya pataklaya pataklaya öyle bir yerleştirdi ki o an insan olduğumun farkına vardım. İnsan olmanın; hayal kırıklığı demek olduğunu, ilk o tokatla anladım. Şimdi yavaş yavaş fark ediyorum Ali, o günümüzden bu günümüze yalnızca pazım ve hayal kırıklıklarım kalmış.

Sınıfın, pek çoğu artık çürümüş, çiziklerden verniği tamamı ile yok olmuş, kırık, dökük, tahta sıralarında oturanlardan hiç birisi orada bir ananın, bir babanın evladı olarak bulunmuyordu. Öğretmen, o sıralardakilerden her hangi birine öfkelenebileceği gibi bana öfkelenmişti. Şirin bir çocuk olsam belki bana kıyamayabilirdi. Ama gereksiz bir avuntu o kadar. Daha dur bir ders evvel tanıştık demeden… Yalnızca bana öfkelenmişti. Artık ben, kendisine davranılan bir kişiydim. Bana öğretiliyordu. Ben öğreniyordum. Bana ödev veriliyordu. Ben parmak kaldırıyordum. Ben tahtaya kaldırılıyordum. Bilirsem aynı öğretmenden "aferin"i ben duyuyordum.

Bilirsin Ali, ilkokul bitene kadar genelde hep aynı öğretmenin tedrisatından geçilir. Bizim ilkokul öğretmenimiz de beş sene boyunca kimimizi dövdü, kimimizi sevdi. Sevdiklerine ve "Ne şirin çocuk!" dediklerine annesinden ötürü değil şirin oldukları için öyle söyledi. Yalnız öğretmenimiz değil biz de birbirimize böyle davranıyorduk. Sen, bana hep benim istediğim gibi davrandın, ben nasıl istersem ancak o şekilde davranabildin. Ama iyi top oynayamadığım için takımlara en son ben alınırdım mesela… Ya da adam fazlaysa alınmazdım. Yakalamaca oynanacaksa ilk ben alınırdım. İki yanımda sen varken ne hızlı koşardık değil mi Ali? Kısacası artık benim ehemmiyetim benden ileri geliyordu.

Ben yediğim o tokada çok sevinmiştim. Yerimde bir başkası olsaydı; öğretmenini ağlaya zırlaya ebeveynine şikâyet ederdi. Aile, öğretmenle temasa geçince de ister istemez öğretmen ayağını denk alırdı.

Tokadı yediğim günden başlayan hayatımın öncesinde, şehrimin badanalı, cumbalı, taş evlerinin arasındaki yokuşlu, daracık sokaklarda sabah akşam yürüyerek günümü gün ediyordum. Kimseyle haşir neşir olmuyordum. Yalnızca oynayan çocukları gördüğüm zaman, beni de çağırsınlar diye öylece yakınlarında bekliyordum. Sonrasında beklemekten sıkılıp yürümeye devam ediyordum. Yani kimseyi kızdıracak bir şey yapmıyordum. Dediğim gibi Ali, sevmelerini gerektirecek en ufak bir neden de yoktu. Herkes birbirini tanıdığı için sadece sokağımızda şımarıp haylazlık yapıyordum. Bu tanışıklıktan ötürü kimse kimsenin evladına kızmıyordu. Kızılacaksa doğrudan ana babaya gidiliyordu. Ana baba kızacaksa kızıyordu.

Bir keresinde komşun Ellez Dayı'yı (İlyas Dayı'yı) döveceğini söylemiştin. Ellez Dayı'da "Dövemezsin!" demişti. Sen de üzerine "Düverin allağ bilene düverin!" (döverim Allah'ı bile döverim) demiştin hatırladın mı?

Hatırlamaz mıyım, Ellez Dayı "Hunu bah hepimizi dövügoceğmiş. Bubeyn ge'sin de diyiveren." (şuna bak hepimizi dövecekmiş. Baban gelsin de deyivereyim) dediğinde nasıl korkumdan saklanacak delik aramıştım! Güya Allah'ı dövecektim. Babam dendiğinde yelkenleri suya indirmiştim hemen.

Neler umuyordum… Şimdi bu karanlık odada, etrafımda vızır vızır çalışan makineler arasında, her tarafımı bağlamış sargılar ve alçılar içerisinde yine neler düşünüyorum? Şuurum henüz yerine geldi. Ben hiç büyümeyecek miyim Ali? Şu an aklımdan geçenlerden daha yalın bir gerçek var ortada… Herhalde ölümden döndüm. Alışkanlık işte… Uyanır uyanmaz yine seninle sohbete daldım. Hâlime rağmen yine anılarımızı önümüze serer olduk

Ne yalan söyleyeyim; insan olmanın, hayal kırıklığı demek olması beni başlı başına bir hayal kırıklığına uğratsa da insan olmak çok hoşuma gitti. Bütün insanlar olarak ebadımızdaki hiçbir hayvanla baş edebilecek güçte değiliz. Hiçbir silahımız yok. Hayattaki en aciz varlığız. Tüm insanlık olarak böyleyiz. Ortak bir derdimiz var. Ortak derdi olanlar birbirlerini ne çok severler değil mi? Ne çok acırlar birbirlerine. Baş başa verip birbirlerinin omuzlarında ağlarlar. Bence uçamadığımız için tüm insanlık olarak baş başa verip ağlaşmalıyız. Bize, kendimize ve bizim gibi olanlara acımalıyız. Hepimizin ortak hayali değil mi; eksikliğimizi aklımızla tamamlamaya çalışma çabalarının her birinin gerçekleştiğini görmek? Dünya özürlülerce yönetilseydi savaşır mıydık? Hep çocuk kalsaydık Ali, Neverland'da yaşasaydık keşke! Sen ki Peter Pan gibi uçabiliyordun. Kanatsız ve benim eksikliğim yüzünden tek kollu olmana rağmen uçabiliyordun. Kendi eksikliğimi seninle avutuyordum. Seni uçurabildiğim kadar uçuruyordum. Ama bağlı olduğumuz için benden fazla uzaklaşamıyordun. Şimdi kimbilir nerede, bendeki bağından kurtulmuş olarak özgürce uçuyorsundur! Buna sevinmeli miyim? Hayatın, bana bağlı olmana bağlıydı. Özgür olman için ölmen gerekiyordu. Aynısı benim için de mi geçerli Ali?

Uçmak üzerine ne çok oyalanmıştım. Bir ara hayattaki tek amacım, meşgalem uçmaya kafa yormak olmuştu. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki o günlerde bazen oturduğum yerden havalanmaya başlayacağım hissine kapılıyordum. İçim, adeta tüm varlığımla beraber kalkıyormuş gibi oluyordu. Kendimi bu hisse teslim ediyordum. Lakin havalanamıyordum. Hüsranı, yeterince kendimi serbest bırakmadığıma, basit bir kas lifimin gergin kalmış olmasına, yoğunlaşamadığıma, arınamadığıma bağlıyordum.

Ve yıldızlar… Tüm insanlık olarak ortak hayalimiz… Varmayı hayal ettiğimiz yer… Evimizin ziftle sıvanmış damında sırt üstü yatar oraya nasıl gidebileceğimi tasarlardım. Hepimiz gibi… Dünya üzerinde var olduğumuz günden bu yana hep bunu hayal etmedik mi Ali? Her birimiz büyüyünce farklı yollardan oraya çıkmaya çalıştık ama ne kadar tırmanırsak bizden o kadar uzaklaştıklarını görmedik mi? Hep hayal kırıklığına uğramadık mı? Ulaşamayacağımız kadar uzakta olduklarını kabul etmek zorunda kalmadık mı? Hayal kırıklıklarımızla birlikte bir arada yaşamak bu yüzden hoşuma gitti. Atmış birde Gagarin'e, atmış dokuzda Armstrong'a yetişseydim bu çabamızın gerçekleştiğini gören tüm insanlık ailesi gibi hüngür hüngür ağlardım. Yine de bugün için bunu biliyor olmak; büyük bir gurur veriyor bana. Ya bunun gerçekleştiğini göremeden göçüp gidenler!

Anneme, yıldızlara ne zaman gideceğimizi sorardım. Şimdi anlıyorum ki başından savıyormuş. "Büyüdüğün zaman gideriz." derdi. Ben de inanır, "ama gece gidelim" der, seninle birlikte tekrar dama çıkardım Ali. Sen benim yerime tüm gidilebilecek yerlere giderdin. Sonra gelip bana anlatırdın. Hep tanışmak istediğim Barış Ağabey'le benim yerime az mı görüşmüştün? Az mı selam getirmiştin ondan bana? Bugün bayram, erken kalkın çocuklar… Benim için yazmıştı değil mi? Yoksa yine onunla mısın şimdi?

Yine de bildiklerimin inandıklarımdan farklı olmasına yenilmeyeceğim. Her şeye rağmen... İnanmak… Bunun bir sınırı yok. Ama şüphesi var. İnanmak bir yerde aslında için için şüphelenmek değil mi? Zaten böyle olmadığı zaman da körü körüne inanmak demek olmuyor mu? Bilmek öyle değil halbuki. Bildiğinden şüphelenemiyorsun. İstediğin kadar şüphelen bildiğini yıkamıyorsun. İnanç ise şüpheyle savaşa bir noktada yenilebiliyor. İşte çocuk kalsaydık, Neverland'da yaşasaydık diye boşuna demiyorum Ali. Çünkü çocuk olarak her şeye inanabiliyorsun. Büyükleri de öyle zannediyorsun. En olmaz yalanlara inanacaklarını zannediyorsun. Çocukluğumuzda hayal dediğimiz şeyler gerçekle örtüşürdü. Ne zaman ki büyüdük, o zaman ya hayal vardı elimizde ya da gerçek. Sensizliğin gerçeği yavaş yavaş üzerime çökmeye başladı Ali. Hayatım boyunca benim için bir hayaldin. Ama gerçek bir hayal… Şu halime bakıyorum da artık o kadarlık gerçekliği de iki yanımdan söküp almışlar.

Büyümek bize, inanmaya sınır koymaktan başka bir şey veremedi. Uçacağıma inanıyorum. Okul bunun aksini söylese de… Matematik adında, sıfırı da sayarsan, on rakamdan mürekkep ve bu rakamlarla başta dört işlemden ve bu işlemlerin türevinden kurulu bir düzen öğretilse de… Güya çevremizde olup biten hiçbir şey, bu on rakamlı düzene aykırı olamazmış. Ne zamandır bunu kabul etmeme oyununa başlamış olsak da öyleymiş. Kısacası Ali, bu düzene göre benim uçmam imkânsız. Hayallerden kurulu bir dünya düzeni var olduğunu zannediyordum. Bu on rakam ve sistemi öğrenince, tıpkı resim sınıfındaki resimlerin kirinin aniden ortaya çıkması gibi beynimin ve zihnimin en ücra köşesindeki kılcal damarlarda gizlenmiş olanlar dâhil tüm gerçekliğin, benim hayallerimle ne kadar tezatlaştığı ortaya çıktı. İnanmak üzere kurulu bir yaşamda var olduğumu zannederken insan olduğumu ve bilmek üzere kurulu bir dünyada var olduğumu öğrendim Ali. Gerçeklik; benim inandıklarımla değil bildiklerimle tanımlanan bir hâl aldı aniden… Resimlerin gerçekliği gibi…

Uçabilirsin, uzaya gidenler uçuyor. Yıldızların olduğu yere gitmeyecek misin? Bundan bahsetmiyorum Ali. Ben burada, bu şartlar altında bu şehrin semalarında kuşlar gibi uçmaktan bahsediyorum. Suyun yüzeyinde kalmaya "uçmak" denmiyorsa uzayda asılı kalmaya da "uçmak" denemez. Uçmak başkadır.

Artık bilmeye çalışmaktan sıkıldım Ali. İnanmayı kendime rehber ettim. Ya da şöyle söyleyeyim; inandıklarımın hepsini biliyorum. Uçacağımı biliyorum. İnsanlık olarak ölümü yeneceğimizi de… İnsan olmanın, bilip bilebileceklerimizin sınırladığı tahdidi bir hayatta yaşamayı kabul edip yenildiğini sindirme demek olmadığını biliyorum. On rakamlı düzen, inandıklarımızın hepsinin gerçeğe dönüşmesine izin vermiyorsa o zaman bu on rakamlı düzeni değiştirmek zorunda olduğumuzu biliyorum. İki kere ikinin dört etmek zorunda olması beni sınırlamamalı Ali. İki kere ikinin beş edebilmesi için bütün sistemi değiştirmek ve bu sisteme uygun yeni bir hayat kurmak zorundaysak, Neverland'ı bulmak zorundaysak, buna inanmanın gerçekleşebileceğini bilmek zorundayız. Eğer parmağımızı sürttüğümüz yeri tozlandırıp bütün resimleri aynı düzene sokamıyorsak bütün resimleri parmağımızın sürttüğü yer gibi tertemiz yapmak zorundayız.

Nelerden bahsediyorum Ali. Ben bu on rakamlı sistem var olduğu için var olan bir varlığım. İnanabileceklerimin sınırı da bedenimi kuran düzence sınırlanmış durumda. Beynim yeni bir şey öğrendiğinde değişmiyor. Demek ki ben zaten o şeyi biliyormuşum. Yalnızca o bilgiye ulaşmam sağlanmış. Beynimin bir sınırı olduğu müddetçe inandıklarımın hayal olan kısımları "hayal", düzenin imkân tanıdıkları "gerçek" olacak.

Küçükken Allah'a çok dua edersem ölmeyebileceğime inanıyordum. Hâlâ ölmeyeceğime inanıyorum. Bak çok dua etmişim demek ki ölmemişim. Neye yarar? Sen öldün. Ben, ölümün bir kısmını bedenimde tatmış oldum. Sonsuza dek yaşayacak olsam da beni öldürecek kaza, ne kadar düşük bir ihtimal bile olsa sonsuzluğun bir anında beni illa ki bulacak. Sonsuz bir hayat demek, bütün ihtimallerin muhakkak gerçekleşmesi demek değil mi Ali?

Birilerinin ayak seslerini duyuyorum. Doktorlar olmalı. Uyandığımı fark ettiler herhalde. Seni bir de onlara sorayım. Ben yatakta bu bağlar, sargılar ve alçılar yüzünden hareket edemiyorum. Seni bulamıyorum. İşte geldiler.
-Ali nerede?
-Geçmiş olsun delikanlı Ali de kim?
-Benim tek dostum. Her zaman her yerde yanımda olan…
O'na çocukluğumuzda en sevdiğimiz Mazhar - Fuat - Özkan şarkısının ismini verdim. Soyadı da Desidero. Çoğu zaman kendi düşüncelerimle yalnız kaldığımda serçe ve yüzük parmağımı ayama kıvırır hemen Ali'yi yanıma çağırırdım. Uyanır uyanmaz da ilk ona "günaydın" derdim. Birlikte anılarımızı, hayallerimizi, varlığımızı konuşurduk. Siz gelmezden önce de alışkanlık; onsuz onunla konuşuyordum. Bazen sağıma, bazen soluma geçerdi. Sağımdayken sağ kolu solumdayken sol kolu olmuyordu. İki kolu da böylelikle vardı ama hiçbir zaman iki kolunu bir arada kullanamıyordu. Bundan bir kez dahi serzendiğini duymadım. O da öyle var olmaktan zevk alıyordu. Eksikliğine hayrandı. Ayakları da yoktu… Sürekli olarak bacaklarının üzerine dikilirdi. Tüm bunlar benim insan olmaktan kaynaklanan eksikliklerim. Benim yüzümden tek kolsuz ve iki ayaksızdı. Gövdesi de bacaklarına göre çok şekilsizdi. Bazen sol bacağı bazen sağ bacağı diğerinden daha uzun oluyordu. Kafası bileğimin içinde kalıyordu. Bir kez dahi yüzünü göremedim. Uçabiliyordu. Çoğu zaman uzakları dolaşır benim gidemeyeceğim yerlerden haberler ve selamlar getirirdi. Gittiği yerlerden bir kez bile bir hediye getirmedi. Olsun. Ama ne zaman "gel" desem geldi. Bana bağlıydı. Benden kopamıyordu. Benden ayrılmak istemiyordu.

Ali dosttu. Ali yarendi. Bana inanan tek kişiydi. Biz onunla daha yeni inanmak ve bilmek oyununa başlamıştık. Bilmenin bilimin öğrettikleri dışında olmamasından sıkılmıştık. Biz inandıklarımızın her birinden artık emindik. Uçacağıma inanmaktan vazgeçmiştik. Artık birlikte uçacağımızı biliyorduk. Yıldızların olduğu yere gidileceğini, siz gitmezden çok evvel biz Ali ile biliyorduk. "İnandıklarımızın her biri gerçek olmak zorundadır." diyorduk. "Ben hayal edebiliyorsam, o hayal, evrenin bir köşesinde muhakkak var demektir." diyorduk. Ben görmediklerimden, vakıf olmadıklarımdan bir hayal üretebilir miyim? İşte insan olmak bu demek… İnsan formunda olmak bana, hayallerimi de sınırlama zorluğu yüklerken bir de hayallerimi, on rakamlı düzen yüzünden gerçeklerini bir kenara ayırıp tümden mi yok edeyim?

Bu düzeni siz, birbirimizin insanlığına, varlığına son vermenin şifreleri olarak algıladınız. İşte Ali'nin varlığına son veren bu idi. Hangi gerçeklik Ali'den daha değerliydi? Ali ise bir hayaldi. Hayır hayır hayal değildi. "O benim bir uzvumdu." diyeceksiniz değil mi? Hayır bakın iki yanımda Ali yok. Ben hâlâ insanım. İnsanlığımdan ne eksildi? Bana eksik diyen tüm varlığımızı kuşatmış olan bilme hastalığıdır. İki kolu olmayan eksiktir. Bildiğiniz bu olsa gerek… Ben hâlâ insanım. Eksikliğine, yetersizliğine hayranlık duyduğum eksiksiz bir insanım. Ben hâlâ insanım. Ama bu hâlimle Ali yok. Eğer yok olmuşsa "vardı" demektir. Sizin dünyanız için söyleyecek olursam Ali hayal değildi. Benim dünyam içinse Ali hayaldi ve her hayalim gibi gerçekti.

Hiç olmazsa bir kolum kalsaydı. Sağ kolum olsaydı ve Ali ilelebet sağ kolsuz olsaydı ya da sol kolum kalsaydı ve Ali ilelebet sol kolu olmadan benimle kalsaydı. Birbirimizin eksikliğini yine bir birimizle tamamlasaydık. Eksikliğimizden ötürü birbirimize sarılıp ağlasaydık. Başımı onun küçücük omzuna dayasaydım, omuzlarında hıçkırsaydım. Ali'yi bendeki bağlarından neyin kopardığını bu yatakta niçin yatıyor olduğumu zerre kadar merak etmiyorum. Gerçek dünyanın gerçekliği; beni dostsuz, Ali'yi bensiz bıraktı. Ali bana bir bilmediğimi daha öğretti. "Ne giydiğimiz"le ilgilenmiyordum. Artık insan olmanın insan formunu tastamam karşılamak demek olmadığını öğretti. Artık ne kola ne ayağa bakacağım. Artık boşlukta da insanlar göreceğim.

Yarattığım geçekliğin bedeni, benim cismimden koparak ölmüş. Artık sadece ruhumuzla birbirimize bağlıyız. İnanmıyor musunuz?

Geri



duyurular

Temrin Dergisi'nin Eylül Sayısı çıktı... Derginin basin bültenini okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi okurlarına müjde! Dergimizin ilk sayilarinda yayinlanan yazilari internet sitemize ekledik. Okumak için tiklayiniz»

Temrin Dergisi`ni seçkin kitapevlerinden alabilirsiniz. Temrin Dergisi`ni temin edebileceginiz bayilerin listesini görmek için tiklayiniz»


son sayı



ziyaretçi sayısı



ferfir